Taraflar arasında görülen davada Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 05/04/2017 tarih ve 2016/1238 E. - 2017/345 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nce verilen 07/06/2018 tarih ve 2018/93 E. - 2018/653 K. sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, duruşma için belirlenen 03.12.2019 günü hazır bulunan davacı vekili Av. ... ile davalı vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı tarafından müvekkilinden tahsil edilen paranın geri ödenmemesi üzerine Mainz Eyalet Mahkemesinde açılan alacak davasında davalının 61.431,72 Euro parayı 01/01/1999 tarihiden itibaren Avrupa Merkez Bankasının uyguladığı temel faiz oranının %5 puan üzerinden faizi ile birlikte müvekkiline ödenmesine karar verildiğini, verilen kararın kesinleştiğini, Alman devleti ile fiili karşılıklılık bulunduğunu, kararın kamu düzenine aykırı olmadığını belirterek Almanya Mainz Eyalet Mahkemesi kararın tenfizine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, yabancı mahkeme kararının savunma hakkının ihlali nedeniyle tenfiz edilemeyeceğini, kararın ve masraflara ilişkin kararın Lahey sözleşmesine uygun bir şekilde davalıya tebliğ edilmesi gerektiğini, karara konu ihtilafta Türk Mahkemelerinin münhasır yetkili bulunduğunu, dava dilekçesi ekinde sunulan kararda kesinleşme şerhinin bulunmadığını, Alman usul hukukuna aykırı bir şekilde karar tesis edildiğini, kamu düzenine aykırılık teşkil ettiğini, yabancı mahkeme hükmünün doğuracağı sonucunun anayasaya aykırı olduğunu, kararın sebepsiz zenginleşmeye yol açacağını bildirerek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, tenfizi talep edilen mahkeme ilamının ilk aşamada adi posta suretiyle davalıya tebliğ edildiği, daha sonra bakanlık aracılığıyla davalıya tebligat yapıldığı, davalının temyiz için yabancı mahkemeye başvurmasına istinaden yabancı mahkemenin adi posta suretiyle yapılan tebligatı geçerli sayarak davalının temyiz talebini reddettiği, davalının temyiz talebinin adi posta suretiyle yapılan tebligatın geçerli sayılarak reddedilmesi ile davalının savunma hakkının kısıtlandığı, dava tarihinde usulünce kesinleşmiş yabancı mahkeme ilamının bulunmadığı, tenfizin yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/(1)-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK'nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.

Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK'nın 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, HMK'nın 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, takdir olunan 2.540,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak, davalıya verilmesine, aşağıda yazılı bakiye 18,50 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 20/02/2020 tarihinde kesin olarak oyçokluğuyla karar verildi.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 50. maddesi, yabancı mahkemelerce hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş bulunan kararların, verildiği devlet kanunları uyarınca kesinleşmiş ise tenfiz kararı verilebileceğini öngörmektedir. Bu çerçevede, anılan kanun hükmünün, yabancı ilamın kesinleşmesi için, ilamın verildiği devletin kanunlarına atıf yapmakta olduğu ve şekli anlamda bir kesinleşmeyi gerekli ve yeterli bulduğu açıktır. Şu halde, o devlet ülkesinde kanun yollarından da geçerek yahut bu hak ilgilisi tarafından kullanılmaksızın şeklen kesinleşmiş olduğu karar üzerine şerh edilen yabancı ilamların, aslında o yer kanunlarına aykırı olarak kesinleştirildiğinin öne sürülebilmesinin, bu durum aynı zamanda ilgilinin savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olmakla, 5718 sayılı Kanun’un 54/ç maddesine temas eden bir mahiyette olduğu kabul edilmek gerekir. Her ne kadar, 54/ç maddesinde de “o yer kanunları” ibaresine yer verilmiş ise de, savunma hakkının evrensel bir insan hakkı meselesi olması nedeniyle, 50. ve 54. maddelerde yer verilen bu ibarelerin birbirinden farklı anlamlar içerdiği ve farklı menfaatlere yöneldiği kabul olunmalı, 50. maddedeki düzenlemenin yukarıda da söz edildiği üzere şekli anlamda bir kesinliğe delalet ettiği, 54. maddedeki düzenlemenin ise savunma
hakkının ihlali niteliğinde bir hal olup olmadığına dair daha derinlikli bir incelemeyi gerektirdiği dikkate alınmalıdır. Bu halde, söz konusu hususun tenfiz mahkemesince nazara alınması ve araştırılması, 54. madde hükmünde sınırlandırıldığı üzere, ancak, aleyhine tenfiz talep edilen tarafından Türk mahkemesinde bu hususun ileri sürülmesi koşuluna bağlıdır. Bu husus ileri sürülmemiş ise, tenfiz mahkemesince nazara alınmamalıdır.
Aksi halde, 50. maddedeki düzenlemenin şekli anlamda kesinlik dışında re’sen ve savunma hakkının ihlali mahiyetinde olup olmadığı hususu mahkemece araştırılacak olursa, bu durum, Dairemize yansıyan pek çok dava dosyasında görüldüğü üzere, Lahey Sözleşmesi’nin varlığına rağmen, kararın posta yolu ile yapılan tebligat ile Alman Kanunları mucibince kesinleştiği tespitinde bulunan Alman Temyiz Mahkemesi kararlarının yok sayılması anlamına geldiği gibi aynı zamanda o yer kanununa atıf yapan 5718 sayılı Kanun’un 50. maddesinin açık hükmünün de ihlali anlamına gelir ki, bu yaklaşımın pratik sonuçları itibariyle bir paradoksa yol açtığı da görülmelidir.

Dava dosyası içeriği uyarınca, davalının yabancı mahkemece savunma haklarının ihlal edildiğine ilişkin savunması üzerinde durulmaksızın, bir ihlalin saptanması halinde ise, AİHM kararları çerçevesinde söz konusu ihlalin “ciddi” nitelikte olup olmadığı, buna bağlı olarak yabancı mahkeme kararının tenfizine engel nitelik teşkil edip etmediği hususları gerek ilk derece mahkemesince ve gerekse de bölge adliye mahkemesince gerekçelendirilmeksizin ihlalin varlığı kabul edilerek sonucu ulaşılması yerinde olmadığı gibi kararın kesinleşmemiş olduğu gerekçesine ve Dairemizin yerleşmiş kararlarına da aykırı düşecek biçimde, kararın Türk kamu düzenine aykırı nitelikte olduğu gerekçesine yer verilmek suretiyle sonuca varılmış bulunulması yerinde olmamıştır. Açıklanan nedenlerle Daire çoğunluğunun kararın onanmasına ilişkin görüşüne katılamıyorum.