Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olup hükmün davacı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine duruşma istemi masraf yokluğundan reddedilmiş olmakla, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkiline ait 148 ada 10 parsel sayılı taşınmaza komşu parsel maliki olan davalının, 1995 yılında taşkın yapı yaptığını ileri sürerek, elatmanın önlenmesini ve yapının yıkılmasını talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde, önceden babalarına ait olan dava konusu taşınmaza babalarının rızasıyla bina yapıldığını, bu binada davacının da kaldığını, daha sonra davacı tarafından muvazaalı olarak satın alınan taşınmaz hakkında babasının tapu iptal tescil davası açtığını, ancak davayı geri çektiğini, yirmi yıldır davacının itirazının olmadığını belirterek, kötü niyetli davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne, bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen kısma müdahalenin önlenmesine ve yapının yıkılmasına dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiş, Dairemizin 08.10.2018 tarihli ve 2018/2014 Esas, 2018/16934 Karar sayılı ilamıyla “...yıkılması talep edilen bina ve garajın tarafların babası olan eski malike aitken onun rızasıyla iyiniyetli olarak 1995 yılında yapıldığı, davacının taşınmazı 20.10.2008 tarihinde mevcut haliyle satın alarak malik olduğu gözönünde bulundurulduğunda yıkıma ilişkin talebin reddedilmesi gerekirken, kabul edilmesi doğru görülmemiştir.“ gerekçesiyle bozulmuş, bozma ilamına karşı karar düzeltme talep edilmemiş, bozmaya uyan mahkemece davanın kısmen kabulüne, elatmanın önlenmesi talebinin kabulüne, yıkım talebinin reddine dair verilen karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, elatmanın önlenmesi ve yıkım talebine ilişkindir.
Kural olarak mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme, kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 tarihli ve 13/5 sayılı YİBK).
Kazanılmış haklar Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2. maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.
Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay İçtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır:
Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır.
Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (Hukuk Genel Kurulu'nun 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 Esas, 2004/19 Karar). Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5,2001).
Hemen belirtilmelidir ki, maddi hata (hukuki yanılma), maddi veya hukuki bir olayın olup olmadığında veya koşul veya niteliklerinde yanılmayı ifade eder. (Dr. Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Doruk Yayınları, Birinci Baskı 1976, s: 208).
Burada belirtilen maddi yanılgı kavramından amaç; hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır.
Uygulamada zaman zaman görüldüğü gibi, Yargıtay denetimi sırasında da, uyuşmazlık konusuna ilişkin maddi olgularda, davanın taraflarında, uyuşmazlık sürecinde, uyuşmazlığa esas başlangıç ve bitim tarihlerinde, zarar hesaplarına ait rakam ve olgularda ve bunlara benzer durumlarda; yanlış algılama sonucu, açık ve belirgin yanlışlıklar yapılması mümkündür. Bu tür açık hatalarda ısrarla maddi gerçeğin göz ardı edilmesi, yargıya duyulan güven ve saygınlığı, adalete olan inancı sarsacaktır.
O nedenledir ki; Yargıtay, bugüne değin maddi hatanın belirlendiği durumlarda soruna müdahale etmiş; baştan yapılmış açık maddi yanlışlığın düzeltilmesini kabul etmiştir (Aynı yönde bakınız. Hukuk Genel Kurulunun 13.04.2011 tarihli ve E: 2011/9- 72, K: 2011/99; 13.03.2013 tarihli ve E: 2013/5-10, K: 2013/348 sayılı ilamları).
Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 tarihli ve E: 2002/10-895, K: 2002/838; 02.07.2003 tarihli ve E: 2003/21-425, K: 2003/441; 13.04.2011 tarihli ve E: 2011/9-72, K: 2011/99; 13.03.2013 tarihli ve E: 2013/5-10, K: 2013/348 sayılı kararlarında da; maddi hataya dayalı onama ve bozma kararlarının karşı taraf lehine sonuç doğurmayacağı benimsenmiştir.
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.07.2006 tarihli ve 2006/4-519-527 sayılı, 31.05.2006 tarihli ve 2006/10-307-337 sayılı ve 10.05.2006 tarihli ve 2006/4-230-288 sayılı ilamı).
Somut olayda Dairemizin 08.10.2018 tarihli ve 2018/2014 Esas, 2018/16934 Karar sayılı ilamıyla dosya içerisinde bulunan yanlış parsele ilişkin tapu kaydı doğrultusunda, her ne kadar dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan taşkın yapının tarafların babasının rızasıyla ve iyiniyetle 1995 yılında yapıldıktan sonra davacının taşınmazı babasından 20.10.2008 tarihinde satın aldığı belirtilmiş ise de, UYAP incelemesi sonucu güncel ve doğru olan tapu kaydına göre; dava konusu 148 ada 10 parsel (eski 956 parsel) sayılı taşınmaz, davacı adına 29.12.1993 tarihli satış yoluyla tescil edilmiş olup, önceki malik tarafların babası değil, köy tüzel kişiliğidir. Bu durumda davalı tarafından dava konusu çaplı taşınmaza satın alma tarihinden sonra taşkın yapı yapmak suretiyle elatılması iyiniyetli olamayacağından, davacının kal talebi yönünden de davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan kabulü ile usul ve kanuna aykırı bulunan hükmün 6100 sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'un 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 12.04.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.