Rekabet Kurumu Başkanlığından,
(Yargı Kararları Üzerine Verilen)
Dosya SAYI:
2008-4-125
Karar SAYI:
14-29/596-262
A. TOPLANTIYA KATILAN ÜYELER
B. RAPORTÖRLER: Esin AYGÜN, Sinan BOZKUŞ
C. ŞİKÂYET EDEN: NTSR Fuar ve Gösteri Hizmetleri Ltd. Şti.
Ekinciler Cad. Ertürk Sok. No: 5 K: 3 34810 Kavacık/İstanbul
D. HAKKINDA SORUŞTURMA
YAPILAN: CNR Uluslararası Fuarcılık ve Ticaret A.Ş.
Atatürk Havalimanı Karşısı, Yeşilköy/İstanbul
(1) E. DOSYA KONUSU: CNR Uluslararası Fuarcılık A.Ş. hakkında verilen 13.10.2009
tarih ve 09 -46/1154-290 sayılı Kurul kararının Danıştay 13. Dairesi tarafından
11.03.2014 tarih ve 2010/1453 E., 2014/830 K. sayılı karar ile iptali üzerine dosyanın
yeniden değerlendirilmesi.
(2) F. İDDİALARIN ÖZETİ: Şikâyet dilekçesinde, CNR Uluslararası Fuarcılık ve Tic. A.Ş.’nin
(CNR) 19.09.2007 tarih, 07-74/896-333 sayılı Rekabet Kurulu kararına rağmen NTSR
Fuar ve Gösteri Hizmetleri Ltd. Şti.’nin (NTSR) fuar alanı kiralamaya yönelik girişimlerine
cevap vermediği ve Rekabet Kurulu tarafından kendisine yüklenen yükümlülüklere
uymadığı1 iddia edilerek gereğinin yapılması talep edilmiştir.
(3) G. DOSYA EVRELERİ: Kurum kayıtlarına 21.04.2008 ve 28.04.2008 tarihlerinde giren
şikâyet dilekçeleri 12.6.2008 tarihli Kurul toplantısında görüşülerek, 08 -39/518-M sayılı
karar ile iddialar hakkında önaraştırma yapılmasına karar verilmiştir.
(4) Karar gereği yürütülen önaraştırma sonucunda Kurum raportörlerince düzenlenen
07.08.2008 tarih ve 2008-4-125/ÖA-08-M.H. sayılı Önaraştırma Raporu, 14.8.2008 tarihli
Kurul toplantısında görüşülmüş ve 08-50/737-M sayı ile 4054 sayılı Kanun hükümlerinin
ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesi amacıyla CNR hakkında 4054 sayılı Kanun’un 41.
maddesi uyarınca soruşturma başlatılmıştır.
(5) Hakkında soruşturma başlatılan teşebbüse, soruşturma açıldığına dair bildirim 4054
sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 43/2. maddesi uyarınca 21.08.2008
tarihinde yapılmış ve söz konusu bildirime cevaben gönderilen ilk yazılı savunma ve ekleri
süresi içinde Rekabet Kurumu kayıtlarına intikal etmiştir.
(6) 11.2.2009 tarih ve 09 -06/108-M sayılı Kurul kararıyla, soruşturmanın süresi 2 ay
uzatılmıştır.
1 CNR’nin, 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesi kapsamında rekabeti ihlal ettiği iddiası üzerine yürütülen
soruşturma, 19.09.2007 tarih ve 07 -74/896-333 sayılı nihai karar ile sonuçlandırılmıştır. Hâkim durumda
bulunan CNR’nin bu hâkimiyetini kötüye kullandığına dair yeterli delil elde edilemediğinden şikâyeti n
reddine karar verilmiştir.
Karar’da rekabet ihlali tespit edilmem işse de, hâkim durumdaki CNR için bu karardan sonraki
davranışlarında dikkate alması için bir görüş yazısı yazılması kararlaştırılmıştır. Buna göre, ilgil i pazarda
hâkim durumda olduğu anlaşılan CNR’nin bu faaliyet alanına başka bir teşebbüsün girmesine doğrudan ya
da dolaylı olarak engel olunmasını ya da rakiplerin piyasadaki faaliyetlerinin zorlaştırılmasını ama çlayan
eylemlerden kaçınması ve bu faaliyet alanındaki alıcılara aynı ve eşit hak, yükümlülük ve edimler için farklı
şartlar ileri sürerek, doğrud an veya dolaylı olarak ayrımcılık yapmaması yönünde görüş yazısı
gönderilmesine karar verilmiştir. İlgili yazı CNR’ye 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilmiştir.
14-29/596-262
2/33
(7) Soruşturma Heyeti'nce tamamlanan 14.4.2009 tarih ve S.R./09 -02 sayılı Soruşturma
Raporu, Kanun'un 45/1. maddesi uyarı nca tüm Kurul Üyeleri ile hakkında soruşturma
yürütülen teşebbüsün vekiline tebliğ edilmiş ve aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince
hakkında soruşturma yürütülen teşebbüsten 30 gün içinde ikinci yazılı savunmanın
gönderilmesi istenmiştir.
(8) CNR, ikinci yazılı savunmasına ilişkin 30 günlük ek süre talebinde bulunmuş, söz konusu
talep, Kurul tarafından kabul edilmiştir.
(9) CNR’nin ikinci yazılı savunması süresi içinde Kurum kayıtlarına intikal etmiştir. Söz
konusu yazılı savunma üzerine Soruşturma Heyeti tarafından hazırlanan Ek Yazılı Görüş,
Kanun’un 45/2. maddesi uyarınca hakkında soruşturma yürütülen teşebbüse 04.08.2009
tarihinde tebliğ edilmiştir. Hakkında soruşturma yürütülen teşebbüsün üçüncü yazılı
savunması, süresi içinde Kurum kayıtlarına intikal etmiştir.
(10) 13.10.2009 tarihinde yapılan sözlü savunmanın ardından Kurul, 13.10.2009 tarihinde 09-
46/1154-290 sayı ile (1) CNR’nin yatçılık ve su sporlarına yönelik fuar alanı işletmeciliği
pazarında hâkim durumda olduğuna, (2) buna karşın CNR’nin NTSR’ ye fuar al anı
kiralamaması eyleminin hâkim durumun kötüye kullanılması olarak
değerlendirilemeyeceğine, (3) CNR’nin önaraştırma safhasında yanlış ve yanıltıcı
beyanlarda bulunması sebebiyle, 4054 sayılı Kanun’un 16. maddesinin birinci fıkrasının
(c) bendi uyarınca 2 008 mali yılı sonunda oluşan (…..)TL tutarında gayri safi gelirinin
%0,1’i oranında olmak üzere 32.892,79 TL idari para cezası uygulanmasına karar
verilmiştir.
(11) Kurulumuz kararı hakkında açılan dava kapsamında Danıştay 13. Dairesi’nin, 11.03.2014
tarih, 2010/1453 E., 2014/830 K. sayılı kararıyla, CNR’nin davaya konu uygulamalarının
4054 sayılı Kanun'un 6. maddesi uyarınca hakim durumun kötüye kullanılması niteliğinde
olduğunu belirterek, söz konusu Kurulu muz kararının 2. maddesinin iptaline karar
verilmiştir. Bu çerçevede, 13.10.2009 tarih ve 09-46/1154-290 sayılı Kurulumuz kararının
mezkur yargı kararı ile hukuka uygun görülen kısımlarına ilişkin tespit, değerlendirme ve
savunmalar işbu kararda yeniden ele alınmamış olup, kararın konusunu iptale konu
hususlar oluşturmaktadır.
(12) Anılan karar dikkate alınarak, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28.
maddesinin birinci fıkrası nda düzenlenen “Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve
vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına
göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu
süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. ” hükmü
uyarınca yeniden işlem tesis edilmiştir.
(13) Bu çerçevede hazırlanan 15.08.2014 tarih, 2008-4-125/BN sayılı Bilgi Notu, görüşülerek
dosya konusu nihai karara bağlanmıştır.
(14) H. RAPORTÖRLERİN GÖRÜŞÜ: İptale konu olan 13.10.2009 tarih ve 09 -46/1154-290
sayılı Kurul kararına ilişkin dosya kapsamında hazırlanan Soruşturma Raporu’nda ve Ek
Yazılı Görüşte;
1. CNR’ın yatçılık ve su sporlarına yönelik fuar alanı işletmeciliği pazarında hâkim
durumda olduğu,
2. Buna karşın CNR’ın, NTSR’ye fuar alanı kiralamaması eyleminin hâkim durumun
kötüye kullanılması olarak değerlendirilemeyeceği,
3. CNR Uluslararası Fuarcılık ve Ticaret A.Ş.’nin önaraştırma safhasında verdiği
beyanların yanlış ve yanıltıcı olduğu anlaşıldığından, Kanun’un 16. maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendi uyarınca 2008 yılı mali yılsonunda oluşan gayri safi gelirinin binde biri
oranında cezalandırılması gerektiği
sonucuna ulaşıldığı ifade edilmektedir.
14-29/596-262
3/33
(15) İşbu karara ilişkin olara k düzenlenen Bilgi Notu’nda ise, Danıştay’ın ilgili kararının
gereğinin yerine getirilmesini teminen, CNR hakkında 4054 sayılı Kanun’un 41. maddesi
uyarınca soruşturma açılmasının yerinde olacağı ifade edilmiştir.
I. İNCELEME ve DEĞERLENDİRME
I.1. İlgili Pazar
I.1.1. İlgili Ürün Pazarı
(16) 19.09.2007 tarih ve 07 -74/896-333 sayılı Kurul kararında benimsenen ilgili ürün pazarı
olan “yatçılık ve su sporları fuarının düzenlenmesine uygun fuar alanları işletmeciliği
pazarı” bu soruşturma bakımından da geçerliliğini korumaktadır.
I.1.2. İlgili Coğrafi Pazar
(17) 19.09.2007 tarih ve 07-74/896-333 sayılı Kurul kararına paralel olarak; Antalya, İzmir ve
Bodrum’da düzenlenen yatçılık ve su sporları fuarları gerek fuarın zamanlaması, gerekse
fuarların katılımcıları ve ziyaretçileri bakımından, İstanbul’da düzen lenen fuarlara ikame
olmadığından, ilgili coğrafi pazar “İstanbul” olarak belirlenmiştir.
I.2. Hakkında Soruşturma Yürütülen: CNR Uluslararası Fuarcılık ve Ticaret A.Ş.
(18) Atatürk Hava Limanı Karşısı, Yeşilköy, İstanbul adresinde mukim CNR, 1985 yılında fuar
organizatörlüğü yapmak üzere kurulan CNR Holding bünyesinde yer alan 9 şirketten biri
olarak fuarcılık alanında hizmet veren bir teşebbüstür.
(19) CNR, mülkiyeti İstanbul Dünya Ticaret Merkezi (İDTM)’ye ait olan fuar alanlarını 1993
tarihinden beri işletmektedir. İlgili dönem itibarıyla CNR; İDTM’den kiraladığı fuar alanında
ağırlıklı o larak kendisi fuar düzenlemekte ve bu alanı fuar organizatörlerine de kiraya
vermek suretiyle işletmekte olup, (…..)
(20) CNR grubu hem fuar alanı işletmekte, hem fuar düzenlemekte hem de bu fuarlara
güvenlik, stant kurma, ikram vs. hizmetleri sunmaktadır.
I.3. Yapılan Tespitler ve Deliller
I.3.1. CNR’de Elde Edilen Belgeler
(21) Raportörlerce, 22.7.2008 ve 29.7.2008 tarihlerinde CNR’nin İFM’de bulunan merkezinde
iki defa yerinde incelemede bulunulmuştur. CNR İcra Kurulu Başkanı ’nın (CEO)
bilgisayarında yapılan incelemede elde edilen ve CNR’nin daha önceki soruşturma
sürecinde ve önaraştırma döneminde avukatlığını yapan Gökçen Hukuk Bürosu ile e -
posta aracılığı ile yapılan yazışmalar aşağıda aktarılmaktadır:
…..(TİCARİ SIR)…..
I.3.2. Ares Fuarcılık Ltd. Şti.’den (Ares Fuarcılık) Elde Edilen Belgeler
(22) Raportörlerce Ares Fuarcılık yetkilileri ile yapılan görüşmede, CNR’ye gönderilen
rezervasyon faks metni istenmiş ve bir örneği alınmıştır. Söz konusu faks metni
incelendiğinde CNR’den Kurumumuza gönderilen faks metni ile bazı farklılıklar taşıdığı
görülmüştür. Bunun yanında CNR’de yapılan yerinde incelemede anılan fa ks mesajının
Microsoft Word dokümanı olarak elektronik ortamda CNR’ye ait bir bilgisayarda
bulunması bu rezervasyonun geçmiş tarihli olarak sonradan düzenlendiğini göstermiştir.
CNR’den elde edilen Microsoft Word dokümanının oluşturma tarihinin bu faksın
Kurumumuza gönderilmesinden yalnızca birkaç gün önceye denk gelen 16.05.2008 tarihi
olması bu tespiti güçlendirmiştir.
14-29/596-262
4/33
I.4. Yapılan Görüşmeler
I.4.1. CNR ile Yapılan Görüşme
Önaraştırma safhasında gerçekleştirilen yerinde incelemede raportörlerce CNR İcra
Kurulu Başkanı’nın bilgisayarından elde edilen ve (…..) tarafından CNR’ye yollanan e -
posta mesajında yer alan ifadelerle ilgili olarak (…..) aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:
(23) “Söz konusu ifadeler hukuk büromuzda mevcut bulunmayan sözleşme örneklerinin CNR
tarafından tarafımıza iletilmesi ile ilgilidir. Kaldı ki fuar takvimleri TOBB kayıtlarında
mevcut olduğundan bu sözleşmelerin önceki tarihle rde imzalanmış olduğu hususunda
tereddüt yoktur. İşbu sözleşmeler Rekabet Kurumu’na 9.5.2008 tarihli dilekçemiz ekinde
sunulmuştur.”
(24) Şirket avukatı (…..)’in, NTSR’nin CNR’den yat fuar alanı talebi ile ilgili olarak taleplerinin
karşılanmadığına dair iddialarına ilişkin cevapları aşağıdaki şekildedir:
(25) “Rekabet Kurumu’na göndermiş olduğumuz ihtarname ve cevap örneklerinde açıkça
görüleceği üzere asla taleplerine red cevabı verilmemiştir. Kendilerine fuar alanlarımızın
dolu olduğu tarihler bildirilmiş ve bu ta rihler dışındaki tarihlerde kendilerine fuar alanı
tahsis edilebileceği hususu iletilmiştir. Size en son gönderdiğimiz yazışmalardan sonra
NTSR’den tarafımıza yeni bir fuar alanı talebi gelmemiştir.”
I.4.2. Şikayetçi ile (NTSR) Yapılan Görüşme
(26) 16.7.2008 günü Pendik Yat Limanı’nda NTSR Boat Show Proje Müdürü ile yapılan
görüşmede; NTSR’nin uzun yıllardan beri boat show düzenlemekte olduğu, bu sene 28. İstanbul Boat Show’u düzenleyeceği, CNR ile yapılan anlaşmanın devam etmemesi
üzerine 2007 yılında İDTM fuar alanında fuar düzenlendiği, ancak yeterli sahanın
bulunmaması sebebiyle hem firmanın hem de katılımcıların bu organizasyondan
memnun kalmadığı ve 2008 yılı için anlaşma yapılmadığı belirtilmiştir. İDTM’de yapılan
2007 Aralık’taki son fuarda sadece tekne sergilenebildiği, ekipman sergilenemediği ayrıca
katılımcı sayısının (…..)’e düştüğü ve bu nedenle yeni bir fuar alanı arayışına girdikleri,
öncelikle Ataköy Marina ile görüşüldüğü, ancak o mekanın doluluğu nedeniyle uygun
olmadığının anlaşıldığı dile getirilerek Marintürk Pendik Marina’nın yeni alternatif fuar
alanı olduğu ifade edilmiştir. Firmanın 2008 yılından itibaren Ekim ayında fuar
düzenlemek üzere Pendik Yat Limanı ile 10 yı llık bir sözleşme imzaladığı, limanda
inşaatın henüz bitmemekle beraber önümüzdeki Ekim ayına hazır hale getirilmeye
çalışıldığı belirtilmiştir.
(27) Yapılan görüşmede, deniz fuarlarının kara fuarlarından farklı bir konsept olup
katılımcıların denizde fuar yap ılsa dahi kara fuarını da talep ettikleri, teknelerin karada
daha iyi incelenme imkanının bulunması ve kapalı sahanın güvenlik açısından daha
korunaklı olmasının kara fuarlarını daha avantajlı hale getirdiği ifade edilmiştir.
(28) Yetkili tarafından ayrıca, CN R ile olan iş ilişkisinin sadece noter ihbarnameleri kanalıyla
yürümekte olduğu, CNR’nin Şubat ayında fuar düzenlemesi nedeniyle bu ayda
kendilerine alan tahsisi yapmadığı, diğer aylarda ise düzenlenecek fuarın hem
uluslararası fuarlarla çakışması hem de Pendik Limanında yapılması düşünülen fuar tarihi
ile çok yakın tarihe denk gelmesinin, bu tarihleri de olanaksız hale getirdiği, Türkiye’de
yakın tarihlerde 3 adet fuar yapılmasının sektörün kaldırabileceği bir durum olmayıp ticari
açıdan da makul olmadığı, bir diğer deyişle CNR’nin Şubatta kara fuarı yaptığı müddetçe
NTSR’nin kara fuarı yaparak sektörü bölmeyi düşünmediği ve bu koşullar altında Pendik
Marina’daki fuar projesini canlandırmayı tercih edecekleri belirtilmiştir.
(29) Yetkili tarafından son olarak, P endik Limanı ’nda düzenlenecek olan fuara 300 yat
alabilecek kapasitede bir alan tahsis edildiği, kara sahasında da 4.000 m 2 lik bir alanın
fuar katılımcılarına tahsis edileceği, ayrıca limanda (ortalama 80 yat kapasiteli) 18.000 m2
çekek alanın olduğu, ancak hâlihazırda bu alanın fuar için tahsis edilmesine dair herhangi
bir anlaşmanın bulunmadığı ifade edilmiştir.
14-29/596-262
5/33
I.4.3. EFEM Uluslararası Fuar Organizasyon Hizm. Ltd. Şti (Efem Fuarcılık) ile
Yapılan Görüşme
(30) 23.07.2008 tarihinde Efem Fuarcılık Ortağı ve G enel Müdürü ile yapılan görüşmede;
EFEM Fuarcılık’ın 18 seneden beri anne-bebek ürünleri konulu fuar düzenlediği, şirketin
en önemli faaliyetinin anne -bebek fuarı olduğu, ayrıca bu yıldan itibaren İDTM’nin 11. Salonunda doğa sporları konulu bir başka fuar daha düzenlemeye hazırlandıkları, annebebek fuarının 2004 yılından beri CNR’nin salonlarında düzenlendiği, fuarın CNR’ye
taşınmasının fuarı iki -üç misline çıkardığı, başta riskli olan bu durumun sektörün de
büyümesi nedeniyle fuarı geliştirdiği ve olumlu bir aşama kaydedildiği belirtilmiştir. Annebebek ürünleri fuarının her yıl Şubat sonu Mart başında düzenlendiği, bu tarihin sektörün
iş bağlantılarını kurduğu, siparişleri aldığı tarih olduğu için geleneksel hale geldiği ve
değiştirilmesinin olumsuz olaca ğı ve fuarın başarısını olumsuz etkileyeceği ifade
edilmiştir.
(31) CNR ile olan kira sözleşmelerini 2006 yılında 3 yıllık bir süre için kurduklarını, sözleşmede
fuarın Şubat sonu ve Mart’ın ilk haftası yapılmasının kararlaştırıldığı, ancak her yıl için
fuar tarihini ayrıca Alan Tahsis Belgesinde belirttikleri, o tarihte CNR’nin kendilerinden
başka firmalarla da uzun dönemli hatta 5 yıla kadar uzayan sözleşmeler kurduğunu
duydukları, uzun dönemli sözleşme kurulmasının ve pazarlık yapılması neticesinde bir
miktar indirim elde ettikleri, borçlarını uzun vadede ödeme imkânı elde ettikleri, ayrıca
CNR’nin kendilerine bir miktar tolerans tanımasında risk alarak fuarın büyük bir salona
taşınmasının da etkili olduğu, zira o dönemde fuarın 1800 m 2’den 5000 m 2’ye varan
alanlara taşındığı belirtilmiştir.
(32) Yapılan görüşmede fuar alanı değişikliğinin daha büyük ve daha avantajlı bir fuar alanına
taşınmadığı müddetçe fuar başarısını olumsuz etkilediği, tarih değişikliğinin ise sektöre
bağlı olduğu, eğer sektör için fuarın yapı lmasının kritik bir dönemi varsa bu dönemin
değiştirilmemesi gerektiği belirtilerek, fuarın sürekliliğinin, tarih-yer istikrarının ve her sene
düzenlenmesinin de fuarın başarılı olmasında önemli bir rolü bulunduğu ifade edilmiştir.
I.4.4. Ares Fuarcılık ile Yapılan Görüşme
(33) Raportörlerin Ares Fuarcılık Ortağı ve Genel Müdürü ile 24.07.2008 tarihinde yap tığı
görüşmede; Ares Fuarcılık’ın temel olarak dört ana fuar düzenlediği, bunların motosiklet
fuarı (Motoshow), Ekmek makineleri (Ibatech), Fotoğraf ve Dijital Görüntüleme Makineleri
ile Paslanmaz Çelik (Stainless Steel) fuarları olduğu, motoshow fuarının her yıl Mart
ayının üçüncü haftasında, ekmek makineleri ile paslanmaz çelik fuarlarının ise iki yılda
bir Nisan ayının ortasında yapıldığı, ekmek makineleri ve paslanmaz çelik fuarının
yapılmadığı sene ise fotoğraf makineleri fuarının düzenlendiği, anılan yıldan itibaren
buzdolapları konulu yeni bir fuar düzenlemeye hazırlandıkları, bu fuarın tarihinin Şubat
ayının ortası (12 -14 Şubat) olarak belirlendiği ve İTO’ya fuar takvimine girebilmek için
başvuruda bulunulduğu ifade edilmiştir.
(34) Yapılan görüşmede, düzenle nen fuarlarda fuar alanı olarak önceleri İDTM’nin 9 -10.
salonlarının kullanıldığı, ancak 2008 yılından itibaren CNR’nin 1 -2 ve 3. salonlarının
kullanılmaya başlandığı, CNR ile olan kira sözleşmesini 04.07.2007 tarihinde yaptıkları,
CNR’ye geçilmesinin sebe binin fuarların büyümesi ve daha büyük salonlara geçme
ihtiyacından kaynaklandığı belirtilmiştir. Buzdolabı fuarı için hazırlıklara Kasım -Aralık
aylarında başlandığı ve 15-18 Ocak 2009 tarihi için CNR’den alan rezerve ettirildiği, ancak
2008 Temmuz ayı başında bu rezervasyonun iptal edildiği, CNR’ye rezervasyon talebinin
Kasım 2007’de yapıldığı, iptal edilmesinin nedeninin, CNR’den kiralanması düşünülen 1-
2 ve 3. salonların yaklaşık 15.000 m2 olmasına rağmen fuarın bu büyüklüğe ulaşamaması
olduğu, İDTM’nin salonlarının brüt 10.000 m2 olduğu ve fuarın ancak 5.000 m2 civarında
bir alanı doldurabilecek kapasiteye erişebileceği ifade edilmiştir.
14-29/596-262
6/33
I.4.5. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Fuarlar Müdürü ile Yapılan Görüşme
(35) 25.07.2008 günü, raportörlerin TOBB Fuarlar Müdürü ile yap tığı görüşmede; TOBB
Fuarlar Müdürlüğü’nün Türkiye genelinde fuar düzenlemek isteyen firmalara gerekli
izinleri veren birim olduğu, fuar organizasyonuna ilişkin düzenlemelerin TOBB tarafından
yayımlanan, Yurt İçinde Fuar Düzenlenme sine Dair Usul ve Esaslar çerçevesinde
yürütüldüğü, bu kapsamda fuar organizasyon firmalarının yapacakları fuarları bir önceki
yıl Ağustos ayı başına kadar bulundukları ildeki TOBB’a bağlı odalara ve borsalara
bildirdikleri ve bu birimlerin gerekli incelemeyi yaptıktan sonra Ağustos ayı sonuna kadar
kendi birimlerine ilettikleri, daha sonra 15 Eylül tarihinde ana fuar takviminin yayımlandığı,
Ağustos ayına kadar bildirilen fuarlarda firmaların dilediği tarihte dilediği fuarı
düzenlemekte serbest oldukları, ancak ana fuar takvimi yayımlandıktan sonra fuar
düzenleme başvurusu yapan firmanın, ana takvimde aynı ilde aynı veya benzer konulu
başka bir fuar düzenlenecekse başlangıç tarihinden 30 gün öncesinde ve bitiş tarihinden
30 gün sonrasında fuar düzenleyemedikleri ifade edilmiştir.
(36) Yapılan görüşmede, ana fuar takvimi yayımladıktan sonra ek fuar düzenlemek isteyen
firmaların fuar başlangıç tarihinden 2 ay öncesine kadar başvuruda bulunup fuar
düzenleyebilecekleri, fuar iptallerine ise planlanan fuar tarihinden 1 ay öncesine kadar
bildirimde bulunulması durumunda onay verilebildiği, belirlenen tarihlere uyulmaması
durumunda firmalara gelecek yıl için aynı konulu fuar düzenlememe müeyyidesi
uygulandığı belirtilmiştir.
(37) NTSR tarafından şu ana kadar 2008 ve 2009 yılları için boat show fuarı düzenlenmesine
dair herhangi bir başvuruda bulunulmadığı, bununla birlikte planlanan fuar tarihinden 2
ay önce başvuruda bulunup anılan fuarı düzenleme hakkının saklı olduğu, fuarın
yapılacağı alanların ilgili mevzuatta öngörülen koşulları taşıyıp taşımadığının TOBB’a
bağlı oda ve borsalar vasıtası ile takip edildiği, fuar alanı olarak gösterilen yerlerin gerekli
standartları taşıyıp taşımadıklarının araştırıldıktan sonra alan uygun ise buralarda fuar
düzenlenmesine izin verilebildiği ifade edilmiştir.
I.4.6. Medya Fors Fuarcılık Ltd. Şti. (Medya Fors Fuarcılık) ile Yapılan Görüşme
(38) 24.7.2008 tarihinde Medya Fors Fuarcılık Ortağı ve Genel Müdürü ile yapılan görüşmede;
Medya Fors Fuarcılık olarak Aralık ayında “Bayim Olur Musun” başlıklı franchise fuarı ile
“Vending Ekspo” başlıklı otomat makineleri fuarlarını düzenledikleri, “Bayim Olur Musun”
fuarını 2005 Aralık ayında yapmaya başladıkları ve Aralık -Haziran olmak üzere yılda iki
defa düzenledikleri, ancak 2007 yılından sonra 2008 Aralık ayında fuar düzenleyecekleri
ve bundan sonra yılda bir fuar düzenleyecekleri belirtilmiştir. “Vending Ekspo” fuarını ise
ilk kez 2007 Aralık ayında düzenledikleri bu yıl ikincisini organize edecekleri, bu fuarların
ikisini de CNR’nin 1,2 ve 3 numaralı salonlarında düzenledikleri, geçmişten bu yana
fuarların aynı tarih aralığında ve aynı salonlarda düzenlendiği, bu tarih ve yerin kendileri
için stratejik olduğu ve değiştirmeyi düşünmedikleri ifade edilmiştir.
(39) Yapılan görüşmede, CNR ile olan alan kiralama sözleşmesinin bağlantısının ya bir önceki
yıl düzenlenen fuarda ya da takip eden yıl Ağustos ayı başına kadar kurulduğu, 1
Ağustos’a kadar fuar takvimine girebilmek için TOBB’a başvuru yapılması gerektiğinden,
fuar alanı kiralama sözleşmesinin bu tarihten önce tamamlanmak zorunda olduğu
belirtilmiştir.
I.5. Değerlendirme
(40) CNR Uluslararası Fuarcılık A.Ş. hakkında verilen 13.10.2009 tarih ve 09 -46/1154-290
sayılı Kurul kararının Danıştay 13. Dairesi tarafından ip tal edildiği 11.03.2014 tarih ve
2010/1453 E., 2014/830 K. sayılı kararın gerekçesinde aşağ ıdaki hususlara yer
verilmiştir:
(41) 4054 sayılı Kanun'un 6. maddesinin (d) bendinde, belirli bir piyasadaki hakimiyetin
yaratmış olduğu finansal, teknolojik ve ticari a vantajlardan yararlanarak başka bir mal
14-29/596-262
7/33
veya hizmet piyasasındaki rekabet koşullarını bozmayı amaçlayan eylemler, hakim
durumu kötüye kullanma halleri arasında sayılmıştır.
(42) CNR'nin yatçılık ve su sporları fuarının düzenlenmesine uygun fuar alanı işletmecil iği
pazarındaki hakim durumunu, davacı NTSR Fuar ve Gösteri Hizmetleri Ltd. Şti.’ne yönelik
faaliyetleri nedeniyle fuar organizasyonu pazarında kötüye kullandığı iddiasıyla yapılan
şikâyet üzerine dava konusu Rekabet Kurulu Kararı ile CNR'nin hakim durumda
olduğuna, buna karşın davacı şirkete fuar alanı kiralamaması eyleminin hakim durumun
kötüye kullanılması olarak değerIendirilemeyeceğine ve CNR'nin ön araştırma
safhasında yanlış ve yanıltıcı beyanlarda bulunması nedeniyle 4054 sayılı Kanun'un 16/c
maddesi uyarınca idari para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği görülmüştür.
(43) Dosyadaki mevcut belge ve bilgilerden, İstanbul Dünya Ticaret Merkezi A.Ş.’nin mülkiyeti
kendisine ait toplam 10 adet fuar salonunda fuarcılık hizmeti verdiği, 1 -8 numaralı fu ar
salonlarında 1993 yılından beri hem CNR tarafından fuar düzenlendiği ve hem de kira
karşılığı istetildiği, davacı şirketin de CNR'den kiralamak suretiyle 1993 yılından itibaren
her yıl düzenli olarak Boat Show adı altında bu salonlarda fuar düzenlediği, 2006 yılında
ise CNR'nin işlettiği ayn ı alan iç in fahiş kira bedeli istemek suretiyle davacı şirketin
faaliyetlerini imkânsız hale getirdiği ve 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesini ihlal ettiği
iddiasıyla yapılan şikâyet üzerine CNR hakkında açılan soruşturm a sonucunda önce
19.09.2007 tarih ve 07-74/896-333 sayılı Rekabet Kurulu Karanın verildiği ve bu kararda,
CNR'nin yatçılık ye su sporlarına yönelik fuar alanı işletmeciliği pazarında hakim durumda
olduğunun tespit edildiği, ancak davacı şirkete yönelik yük sek orandaki kira artışı
eyleminin, hakim durumun kötüye kullanılması olarak nitelendirilmesine yol açacak yeterli
delil elde edilemediğinden şikâyetin bu yönden reddedildiği, öte yandan ilgili pazarda
hakim durumda olduğu anlaşılan CNR'nin kendisine alan kiralamak talebiyle gelen davacı
ve diğer fuar organizatörlerine ayrımcılık yapmaması, bu faaliyet alanına başka bir
teşebbüsün girmesine doğrudan ya da dolaylı olarak engel olmaması, rakiplerin
piyasadaki faaliyetlerini zorlaştıran eylemlerden kaçınması g erektiği yönünde görüş
yazısı gönderilmesine karar verildiği, Rekabet Kurulu'nun bu nihai kararından sonra kira
sözleşmesinin yapılması konusunda NTSR ve CNR arasında karşılıklı olarak
ihtarnameler gönderildiği, davacı şirket tarafından CNR'nin Rekabet Kur ulu kararına
rağmen fuar alanı kiralamaya yönelik girişimlerine cevap vermediği ve Kurul kararını ihlal
ettiği ileri sürülerek yapılan başvuru üzerine CNR'ye 14.2.2008 tarih ve 155-M sayılı karar
ile fuar alanı kiralama taleplerini ayrımcılık yapmadan karşılaması gerektiğine ilişkin ikinci
kez uyan yazısı gönderildiği anlaşılmış ve nihayetinde davacı şirketin istediği tarihlerde
salonların diğer organizatörlere kiralandığından dolayı dolu olduğu ve başka bir tarih
bildirilmesi halinde talebin değerlendirileceğine ilişkin olarak CNR tarafından düzenlenen
ihtarnamenin tebliğinden sonra yapılan şikâyet üzerine açılan soruşturma sonrasında da
dava konusu Kurul kararı verilmiştir.
(44) Olayda, ilgili ürün pazarının yatçılık ve su sporları fuarının düzenlenmesine uygun fuar
alanları işletmeciliği ve ilgili coğrafi pazarın da İstanbul olduğu, CNR'nin hem fuar alanı
işletmeciliği pazarında faaliyet gösterdiği ve hem de fuar organizatörlüğü yaptığı,
19.09.2007 tarih ve 07 -74/896-333 sayılı Rekabet Kurulu Kararında da tespi t edildiği
üzere, CNR'nin yatçılık ve su sporlarına yönelik fuar alanı işletmeciliği pazarındaki pazar
payı, müşteri bağımlılığı, kullanılmayan kapasite, dikey bütünlük ve potansiyel rekabet
açısından yapılan değerlendirmeler sonucunda hakim durumda olduğu ve ilgili ürün
pazarı olan yatçılık ve su sporları fuarının düzenlenmesine uygun fuar alanı işletmeciliği
pazarındaki hakim durumunun da devam ettiği açıktır.
(45) Hakim durumda olan bir teşebbüsün yalnızca hakim durumda olduğu faaliyet alanında
değil, alt pazardaki piyasada d a rekabeti kısıtlayacak davranışlarda bulunması, onları
piyasa dışına itmesi ya da piyasaya girmek isteyecek rakiplerini engellemesi de hakim
durumun kötüye kullanılması niteliğinde olduğundan, 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesi
14-29/596-262
8/33
kapsamındadır. Uyuşmazlığın da, davacı şirketin fuar alanı talebinin reddedilmesinden
kaynaklandığı görülmekte olup, dava konusu Kurul kararında ürün pazarının, yatçılık ve
su sporları fuarının düzenlenmesine uygun fuar alanı işletmeciliği olduğu tespit edilmiş ve
CNR'nin de hakim duru mda olduğu fuar alanı işletmeciliği pazarı dışında fuar
organizatörlüğü de yaptığı için dikey bütünlüğün verdiği etkinlikten alt pazarda da
yararlandığı dikkate alınarak hakim durumun kötüye kullanılıp kullanılmadığı
değerlendirilmiş, dolayısıyla ilgili pazar doğru tanımlanmıştır.
(46) 4054 sayılı Kanun kapsamında hakim durumun kötüye kullanılmasının varlığı için, mal
vermenin reddedilmesi, reddedenin hakim durumda olması, bu reddin objektif olarak haklı
gerekçelere dayanmaması ve rekabeti kısıtlayıcı etkisi olm ası gerektiği aranmakta ve
zorunluluk kriterine de yer verilmektedir.
(47) Uyuşmazlıkta da, davacı NTSR ve CNR arasında 1993 yılından2006 yılına kadar her yıl
yenilenen kira sözleşmelerinin bulunduğu, davacının CNR ile Boat Show fuarı adıyla
süregelen bir ticar i ilişki içinde olduğu ve tekrarlanan yatçılık ve su sporları fuarının
düzenlenmesine uygun fuar alanı işletmeciliği pazarında hakim durumda olan ve bir mal
veya hizmet üretimi için zorunlu unsura sahip olan CNR'nin, davacının fuar alanı talebini
reddettiği görülmüştür. Öte yandan, dava konusu Rekabet Kurulu kararında açıkça tespit
edildiği üzere, CNR'nin fuar alanı talep eden organizatörlere ve davacı şirkete fuar alanı
tahsis etme yükümlülüğü ile ilgili olarak soruşturma kapsamında istenen bilgilere yanlı ş
ve yanıltıcı cevaplar verdiği, NTSR'nin fuar alanı kiralama taleplerine, talep edilen
tarihlerin daha önce başka organizasyonlar için kiralandığı beyan edilmişse de, davacının
talep ettiği tarihlerin genellikle CNR ile aynı ekonomik bütünlük içinde olan firmalara
kiralanmış gibi gösterildiği dikkate alınarak davalı idarece yapılan araştırma sonucunda,
bazı fuarların NTSR'nin talebini karşılamamak için hileli şekilde sonradan düzenlendiği
veya tarihinin değiştirilerek davacı tarafından kiralanabilecek günl ere denk getirildiği ve
muvazaalı bir şekilde doldurulmak istendiği, ayrıca kendi iştiraki olmamakla birlikte Ares
Fuarcılık’a rezerve edilmiş gibi gösterilen tarihlerin sonradan boşaltıldığı tespit edilmiş
olup, CNR'nin kendisine alan kiralamak talebiyle gelen davacı ve diğer fuar
organizatörlerine ayrımcılık yapmaması, bu faaliyet alanına başka bir teşebbüsün
girmesine doğrudan ya da dolaylı olarak engel olmaması, rakiplerin piyasadaki
faaliyetlerini zorlaştıran eylemlerden kaçınması gerektiği yönünde davalı idare tarafından
iki kez uyarıldığı ortadadır. Dolayısıyla CNR'nin NTSR'nin taleplerini, Rekabet Kurulunun
19.09.2007 tarih ve 07 -74/896-333 sayılı karan ile öngördüğü yükümlülüğe ters
düşmeden reddetme çabasıyla hareket ettiği ve yanlış ve yanıltıcı b eyanlları nedeniyle
idari para cezası ile cezalandırıldığı da dikkate alındığında, CNR'nin sözleşme yapmayı
reddetmesinin, objektif haklı nedenlere dayanmadığı ve davacının talebinin ayrımcılık
yapmak suretiyle karşılanmadığı görülmüştür. Bu nedenle, NTSR tarafından talep edilen
dönemler muvazaalı sözleşme yapmak suretiyle dolu gibi gösterildiğinden ve 19.09.2007
tarih ve 07-74/896-333 sayılı Kurul kararına ve davalı idarece gönderilen uyarılara aykırı
hareket edildiğinden, anılan Kurul kararında emsal bede l dışında bir belirleme
yapılmamış ve,CNR’nin bir tarih bildirilirse fuar alanı tahsis edeceğini beyan etmiş olması
da, hakim durumun kötüye kullanılmadığına karine olamayacaktır.
(48) Bunun yanı sıra, 2006 yılında NTSR ile CNR arasında fuar alanı kiralanması konusunda
çıkan uyuşmazlıktan sonra davacının İDTM'nin salonlarında 2007 yılı Şubat ve Aralık
aylarında iki kez daha fuar düzenlediği, yat ve tekneleri yalnızca 9 ve 10 ve 11 numaralı
salonlarda sergilediği, ihtiyacı karşılar nitelikte olmayan bu salonlarda üçüncü kez fuar
düzenlemesi halinde CNR karşısındaki rekabetçi gücünü yitireceğinden alternatif fuar
alanı olarak Pendik Marina’yı belirlediği, ancak 2008 yılında Pendik Marina'da
düzenlemeyi planladığı fuarın marina inşaatının tamamlanamaması nedeniyle
gerçekleştirilmediği anlaşılmakla birlikte fuar düzenlenebileceği öngörülen mekânların
marina olarak kullanılmak üzere inşa edildiği, İstanbul’un yoğun marina ihtiyacı karşısında
yatçılık fuarının düzenlenebileceği zaman aralığında mekân tahsis edilememesin in
14-29/596-262
9/33
ihtimal dâhilinde olduğu ve Pendik Marina’nın alternatif nitelik taşımadığı hususu da
19.09.2007 tarih ve 07 -74/896-333 sayılı Rekabet Kurulu Karan ile tespit edilmiştir. Bu
süreçte CNR'nin, 2007 yılından itibaren Avrasya Boat Show Fuarı adıyla organiza syon
yapmaya başladığı, 2011 yılına kadar yapılacak fuarlar konusunda Dentur’un desteğini
almak üzere sözleşme imzaladığı, CNR hem fuar alanı işletmeciliği pazarında faaliyet
gösterip hem de fuar organizatörlüğü yaptığı için dikey bütünlüğün verdiği etkinl ikten alt
pazarda da faydalandığı, çoğunluğu CNR'nin kendi şirketleri tarafından organize edilen
bu alt pazarın maliyet avantajına da sahip olduğu ve elde ettiği ekonomik güç ve rekabetin
fuar alanı işletmeciliği pazarına da yansıdığı, dolayısıyla hâkim du rumdaki CNR'nin
eyleminin, etkin olan teşebbüsün, pazarı ele geçirmesi olarak kabul edilmeyeceği ve
potansiyel bir rekabetin varlığından söz edilemeyeceği açıktır. CNR'nin fuar düzenlemeye
başladığı 2007 yılından itibaren uyguladığı fiyatlarda artış yapmadığı tespit edilmişse de,
fuar alanı işletmeciliği pazarının doğrudan etkilediği fuar organizasyonu pazarında da
faaliyet gösterdiği, 2009 yılında fuar düzenleyemeyen NTSR'nin ihtisas fuarı
organizasyonu yapması nedeniyle CNR'nin düzenlediği fuarın büyüklüğü ve davalı idare
tarafından da tespit edildiği gibi alternatifi olmayan bir fuara dönüştüğü dikkate
alındığında, davacı şirketin ilgili urun pazarı dışına çıkmasına neden olacağı, bağımsız
organizatörlerin dezavantajlı duruma itildiği ve bu dezavantajın C NR'nin etkinliği
nedeniyle değil, ayrımcı uygulamalar neticesinde meydana geldiği ve rekabeti kısıtlayıcı
etkisi olduğu sonucuna varılmıştır.
(49) Yukarıda açıklanan nedenlerle, CNR'nin anlaşma yapmayı reddetmek suretiyle fuar alanı
işletmeciliği pazarında sahip olduğu hakim durumunu, bu pazarın doğrudan etkilediği fuar
organizasyonu pazarındaki rekabeti ihlal etmek suretiyle kötüye kullandığından 4054
sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca 13.10.2009 tarih ve 09-46/1154-290 sayılı Rekabet
Kurulu kararının 2. maddesinin iptaline karar verilmesi gerektiği düşünülmüştür.
(50) Mahkemenin yukarıda ayrıntılı olarak yer verilen kararı uyarınca, Rekabeti Sınırlayıcı
Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Halinde
Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik (Ceza Yönetmeliği) kapsamında
değerlendirme yapılmıştır. Ancak, daha önce CNR’nin konu hakkındaki savunmalarına
yer verilecektir.
I.6. Hakkında Soruşturma Yürütülen Teşebbüsün Savunmaları
(51) CNR’nin soruşturma sürecinde yapmış olduğu savunmalarını n, Danıştay 13. Dairesinin
11.03.2014 tarih ve 2010/1453 E., 2014/830 K sayılı kararı kapsamında, ilgili mahkemece
geçerli görülmediği anlaşılmakla birlikte, bu savunmalar anılan kararda iptal edilen
hususlar çerçevesinde, 4054 sayılı Kanun’un 52. maddesi gereğince aşağıda
değerlendirilmiştir.
I.6.1. Usule İlişkin Savunmalar
I.6.1.1. Avukat Müvekkil Yazışmalarının Gizliliği İlkesinin İhlal Edildiği İddiası
(52) CNR vekilinin usule ilişkin savunması esas olarak avukat-müvekkil yazışmalarının gizliliği
ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda CNR’de yapılan yerinde inceleme sırasında
bulunan, CNR Holding Yönetim Kurulu üyesi ve İcra Kurulu Başkanı (…..)’nin
bilgisayarından Gökçen Hukuk Bürosu ile e-posta aracılığı ile yapılmış olan yazışmaların
avukat-müvekkil yazışmalarının gizliliği ilkesinden yararlandığı, söz konusu yazışmaların
hukuka aykırı olarak elde edildiği ve bu şekilde elde edilmiş olan delillerin hüküm tesis
etmekte kullanılamayacağı belirtilerek, ilgili yazışmaların v e bu yazışmaların bulunması
nedeniyle sonradan elde edilen delillerin kendilerine iade edilmesi talep edilmiştir.
Savunmada, öncelikle AB Komisyonu (Komisyon) uygulamasında avukat müvekkil
yazışmalarına yönelik korumanın kapsamına ve bu haktan yararlanılab ilmesi için
izlenmesi gerekli olan usule değinilmiştir. Savunmada Komisyon ve mahkemelerin ilgili
kararlarına atıfta bulunulmuş, bu yararlanmanın rekabet hukuku kapsamında yapılan
soruşturmalarda bireyin idari yaptırımlara karşı korunması ile ilgisi açıkla nmış, bu
14-29/596-262
10/33
bağlamda idari yaptırımlara ceza hukuku ilkelerinin uygulanması konusu tartışılmıştır.
Savunmada ayrıca, bu korumanın adil yargılanma hakkı ile olan bağlantısına değinilerek,
avukat müvekkil arası yazışmaların gizliliğine ilişkin ilkelerin yalnızca Topluluk Hukukuna
özgü bir ilke olmayıp, ülkemiz uygulamaları bakımından da geçerli olduğu vurgulanmıştır.
(53) Avukatın müvekkili ile olan mesleki ilişkisinden kaynaklanan bilgi ve belgelerin gizliliği
ilkesi (Gizlilik İlkesi -Legal Professional Privilege), t eşebbüslerin veya bireylerin hukuki
danışmanlık hizmeti almaları esnasında avukatları ile yaptıkları yazışmaların ve onlara
verdikleri bilgilerin zorunlu ifşasını engelleyerek bu iletişime koruma sağlamaktadır.
Sağlanan bu korumanın amacı, danışmanlık alan kişileri, elde edilen bilgilerin ve yapılan
yazışmaların rızaları dışında ortaya çıkacağı endişesinden kurtararak sahip oldukları tüm
bilgileri avukatlarına sunmalarını sağlamaktır. Bu yolla avukatlar, temsil ettikleri kişilere
tam olarak yardımcı olma ve onların adına etkin bir savunma yapma şansına sahip
olmaktadır. Bununla birlikte bu koruma, kişilerin bir uyuşmazlıkla ilgili bildikleri tüm bilgileri
ortaya çıkartma yükümlülükleri, bir başka deyişle adaletin gerçeğe ulaşma amacı ile
çatışmaktadır. Dolay ısıyla bu tür yazışmalara tanınan korumanın sınırının, amacına
paralel olarak en dar şekilde çizilmesi gerektiği genel olarak kabul edilmektedir.
(54) Avukat ile müvekkil arasındaki yazışmaların hukuki korumadan yararlanmasının
savunma hakkının güvencelerinden biri olduğu ve bu nedenle imtiyazlı bulunduğu hukuk
âleminde çoğunlukla kabul gören bir ilkedir. Bununla birlikte korumanın niteliğine ve
kapsamına ilişkin olarak farklı uygulamalar bulunmaktadır. Konuya ilişkin olarak Avrupa
uygulamasına bakıldığında, bu bilgi ve belgelerin korunmasına yönelik olarak ne Roma
Antlaşması’nda ne de 1/2003 sayılı Tüzük’te açık bir hüküm bulunduğu, fakat bu ilkenin
esaslarının Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın (ATAD) AM&S Europe Ltd. v.
Commission (Case 155/79 AM&S Europe Limited v. Commission of the European
Communities, 18.5.1982, [1982]ECR 1575.) davasındaki içtihadı ile belirlendiği
görülmektedir. Kararda, rekabet ihlallerinin ortaya çıkarılmasından sorumlu olan
Komisyon’un 17 sayılı Tüzük (Karar tarihinde yürürlükte ol an, Genel Uygulama Tüzüğü
olarak adlandırılan 17/62 sayılı Konsey Tüzüğü, OJ 013,21.6.1962.) uyarınca inceleme
yapma ve bilgi edinme yetkilerinin bulunduğu ve prensip olarak herhangi bir belgenin
kendisine ibraz edilip edilmeyeceğine de Komisyon’un karar vereceğinin altı çizilmiştir.
Ancak avukat müvekkil yazışmaları gibi bazı belgelerin gizli nitelikte olmalarının,
edinilmeleri sürecinde dikkate alınması gerektiğine yer verilmiştir. Kararda yer alan
ifadelerden anlaşıldığı üzere bu gizlilik, her insanın, herhangi bir sınırlamaya tabi
tutulmaksızın bağımsız hukuki danışmanlık hizmeti vermeye yetkili bir avukata
danışabilmesinin teminat altına alınmasına hizmet etmektedir. Bu davada ATAD, avukat
müvekkil arası yazışmaların gizliliği ilkesinin uygulanabilmesi için iki koşulun varlığını
kabul etmiştir. Bu koşullardan birincisi avukat ile müvekkil arasında yapılan yazışmaların,
müvekkilin savunma hakkının kullanılması amacıyla yapılmış olması iken; ikincisi söz
konusu yazışmaların aralarında işçi -işveren ilişkisi bulunmayan “bağımsız” bir avukatla
müvekkil arasında yapılmış olmasıdır. Kararda bu ilke, savunma hakkının ayrılmaz bir
parçası olarak kabul edilmiş ve etkin bir korumanın incelemenin başlatılmasından sonra
yapılan tüm yazışmaları kapsayacağı, inceleme k onusuyla ilişkili olan daha eski tarihli
dokümanların da görüş almak amacıyla yapılmış olması gibi hallerde korumadan
yararlanabileceği belirlenerek, bu hizmetin adaletin tesisinde yardımcı olduğu kabul
edilen bağımsız avukatlarca gerçekleştirilmesi gerekt iği vurgulanmıştır. Kararda ayrıca
gizlilik ilkesinin teşebbüslerin kendi yararlarına olan yazışmaların ifşasını
engellemeyeceğinin de altı çizilmiştir.
(55) ATAD kararında, gizlilik ilkesinin uygulama alanına ilişkin olarak da bir çerçeve çizilmiştir.
Bu bağlamda, gizlilik iddiasında bulunan teşebbüsün bu iddiasını destekleyici belgeler
sunması gerekmektedir. Ancak teşebbüs söz konusu belgelerin içeriğini açıklamakla
yükümlü değildir. Dolayısıyla Komisyon yetkilileri tarafından talep edilen belgelerin gizlilik
ilkesinden yararlanması gerektiğini ispat yükümlülüğü, ilk aşamada teşebbüslerin
14-29/596-262
11/33
üzerindedir. Komisyon, kendisine gizlilik iddiasını destekleyici belgelerin veya korumadan
yararlandığı iddia olunan dokümanların verilmemesi durumunda, para cezası
uygulayabilecektir. Ancak Komisyon’un kararına karşı yargı yolu açıktır.
(56) Gizlilik ilkesinin tartışıldığı bir diğer önemli karar ise 17.09.2007 tarihli Akzo Nobel
kararıdır (T-125/03 ve T-253/03). Karara konu olan olayda, Komisyon yetkilileri tarafından
yapılan inceleme esnasında, teşebbüs temsilcileri beş doküman bakımından gizlilik
iddiasında bulunmuşlardır. Bu dokümanlar iki farklı gruba ayrılarak incelenmiş ve
değerlendirilmiştir. İlk grup dokümanlar (A Grubu), şirket yetkilileri arasında y apılan iki
sayfalık yazışmayı içermektedir. Bu yazışmaların rekabet hukuku uyum programı
hazırlanması için hukuki danışmanlık alınması amacıyla elde edilen bilgilerin paylaşımını
içerdiği ifade edilmiştir. Üçüncü doküman ilk grup dokümanlara hazırlık amac ıyla
oluşturulmuş yazışmalardır. Son iki doküman ise şirket bünyesinde istihdam edilen
rekabet hukuku koordinatörü ve genel müdür arasındaki elektronik posta mesajlarıdır. Bu
üç doküman ikinci grubu oluşturmuştur (B Grubu). A Grubu dokümanların korumadan
yararlanıp yararlanmadığı inceleme esnasında tespit edilemediğinden bunlar Komisyon
yetkilileri tarafından mühürlü bir zarfın içerisine konularak alınmıştır. B Grubu
dokümanların ise korumadan yararlanmadığına karar verilmiş ve bunlar zarfa
konulmadan alına rak dosyaya eklenmiştir. Yerinde incelemeyi müteakip yapılan
değerlendirmede Komisyon, her iki grup dokümanın da avukat -müvekkil yazışmasına
tanınan korumadan yararlanmadığına karar vermiştir.
(57) ATAD kararında, Komisyon’un izlediği usul ve belgelerin içerik lerinin korumadan
yararlanıp yararlanmadığı değerlendiril irken, AM&S kararında belirlenen esaslardan
hareket edilmiştir. Bu çerçevede, teşebbüsün bir dokümanın gizlilik ilkesinden
yararlandığı iddiasının ilave açıklamaların yapılmaması durumunda tek başına yeterli
olmayacağı, Komisyon’un dokümanı incelemesinin engellenemeyeceği ifade edilmiştir.
Teşebbüsün dokümanı hazırlayan kişi ve kim için hazırlandığı, her iki tarafın görev ve
sorumlulukları ve dokümanın hazırlanış amacı hakkında Komisyon’a açıklama
yapabileceği; ayrıca dokümanın ne şekilde bulunduğu, nasıl dosyalandığı veya diğer
ilişkili belgeler hakkında bilgi verebileceği kabul edilmiştir.
(58) Kararda ayrıca pek çok olayda, Komisyon yetkililerinin dokümanın başlığına, genel
içeriğine veya diğer özellikl erine bakarak yüzeysel bir inceleme yapmak suretiyle
dokümanın korumadan yararlanıp yararlanmadığını ortaya koymalarının mümkün
olduğu, bununla birlikte, kimi durumlarda yasal korumadan yararlanabilecek bir belgenin,
yüzeysel bir inceleme sonucunda dahi iç eriğinin anlaşılabileceği belirtilmiştir. Bu gibi
durumlarda, nasıl bir yolun takip edilmesi gerektiği açıklığa kavuşturulmuştur. AM&S
Kararı’na atıfta bulunularak, teşebbüsün korumadan yararlandığını iddia ettiği bir
belgenin içeriğini tümüyle ifşa etmek zorunda olmadığı ifade edilmiş; yüzeysel bir
incelemenin belgenin içeriğini ortaya çıkartması durumunda teşebbüsün uygun
gerekçeleri sunmak suretiyle bu incelemeyi reddedebileceği kabul edilmiştir. Teşebbüsün
yüzeysel incelemeye izin vermemesi durumunda, K omisyon yetkililerinin dokümanların
kopyasını veya orijinalini mühürlü bir zarfa koyabilecekleri kabul edilmiştir. Bu yöntem
hem belgenin yararlandığı korumanın zedelenmemesine hem de Komisyon’un doküman
üzerinde kontrol sahibi olmasına imkân vermektedir. Bununla birlikte mühürlü zarf
yönteminin, dokümanın korumadan yararlanıp yararlanmadığı konusunda tartışma
olması durumunda Komisyon’un dokümanın kendisine verilmesi yönünde karar alması
gerekliliğine engel olmadığının altı çizilmiştir. Komisyon’un teşebb üsün sunduğu ilave
açıklamaları yeterli bulmaması durumunda, teşebbüslerin konuyu mahkemeye
taşımalarına imkân verecek bir karar almadan önce belgelerin içeriğini okumaması
gerektiği de vurgulanmıştır. Teşebbüslerin bu mekanizmadan yararlanarak belgelerin
ifşasını geciktirmeleri ve bu yolla öngörülen mekanizmayı kötüye kullanmaları durumunda
ise Komisyon’un süreli para cezası uygulama veya nihai ceza miktarı belirlenirken bu
durumu ağırlaştırıcı unsur olarak dikkate alma olanağı mevcuttur. Bu unsurlar ışığı nda,
14-29/596-262
12/33
Komisyon’un izlemiş olduğu yöntemin izlenmesi gereken usule uygun olmadığı sonucuna
ulaşılmıştır. Komisyon’un, teşebbüs temsilcilerinin izin vermemesine rağmen yüzeysel
inceleme yapılması yoluyla bu usulü ihlal ettiği, ayrıca, B Grubu dokümanlar bakımından
da tarafların konuyu mahkemeye taşıyacak bir karar alınmasından önce bunların
okunması suretiyle ihlal ettiğine karar verilmiştir.
(59) Kararda, avukat müvekkil arasındaki yazışmaların korumadan yararlanmasının savunma
hakları ile olan bağlantısına yer ve rilmiş, dokümanın delil olarak kullanılmaması
durumunda da teşebbüsün zarar görebileceği ifade edilmiştir. Bu dokümanın doğrudan
veya dolaylı olarak yeni bilgi veya delillerin edinilmesinde kullanılabileceği ve teşebbüsün
buna karşı koyamayabileceği, korum adan yararlanan bilgilerin üçüncü kişilere ifşası
durumunda zararların doğabileceği belirtilmiştir.
(60) Bundan başka kararda gizlilik ilkesinin sınırları ve belgelerin içeriklerinin korumadan
yararlanıp yaralanmadığı AM&S kararına paralel olarak çizilmiştir. Bu değerlendirme
yukarıda değinilen A ve B olmak üzere iki gruba ayrılan beş doküman bakımından da
yapılmıştır. Mahkeme, ilk grup dokümanlara ilişkin olarak yaptığı değerlendirmede
avukatla yapılmamalarına rağmen, savunma hakkının kullanılması amacıyla avu kattan
hukuki danışmanlık alınmasına yönelik hazırlayıcı dokümanların da korumadan
yararlanabileceğinden hareket etmiştir. Ancak söz konusu uyuşmazlıkta tarafların
savunma hakkının kullanılmasına ilişkin açıklamalarını yetersiz bulması sonucunda,
dokümanların korumadan yararlanmadığına karar vermiştir. Buna bağlı olarak B grubu
dokümanlar arasında yer alan üçüncü yazışmanın da korumadan yararlanmadığı
sonucuna ulaşılmıştır. B Grubu dokümanlar arasında yer alan diğer iki elektronik posta
mesajının ise bağıms ız avukatlarla yapılmamış olduğundan yola çıkılarak korumadan
yararlanmadığına karar verilmiştir.
(61) Sonuç olarak kararda savunma hakkının kullanımıyla doğrudan ilgisi bulunmayan
belgelerin gizlilik ilkesinden yararlanamayacağı; bununla birlikte bağımsız avu katla
savunma hakkının kullanılması amacıyla yapılan yazışmaları raporlayan iç yazışmalar ile
bağımsız avukattan hukuki danışmanlık alınmasına yönelik hazırlayıcı dokümanların da
korumadan yararlanabileceği kabul edilmiştir. Kararda, AM&S kararına paralel olarak bu
ilkenin bağımsız çalışan avukatlar bakımından geçerli olduğu vurgulanmıştır.
(62) Bu iki kararda yer verilen ilkeler çerçevesinde, AB uygulamalarında avukat -müvekkil
arasındaki iletişimin gizliliğine ilişkin olarak takip edilecek süreç, aşağıdaki şeki lde
özetlenebilir (International Journal of Evidence & Proof, 2008, Case Comment, Legal
Professional Privilege: European Union.):
- Teşebbüs, inceleme sürecinde yetkililerce talep edilen bir dokümana ilişkin olarak gizlilik
iddiası öne sürüyorsa, teşebbüsün rızası olmadan belge incelenemez,
- Teşebbüs, yetkililere dokümanın korumadan yararlandığını, dokümanı hazırlayan kişi
ve kimin için hazırlandığı, her iki tarafın görev ve sorumlulukları ve dokümanın hazırlanış
amacı gibi bilgileri vermek suretiyle göstermelidir,
- Yetkililer açıklamaları yeterli bulmazlarsa, Komisyon, kendisine gizlilik iddiasını
destekleyici belgelerin veya korumadan yararlandığı iddia olunan dokümanların
verilmemesi durumunda para cezası uygulayabilecektir,
- Yasal korumadan yararlanabilecek bir belgenin, yüzeysel bir inceleme sonucunda dahi
içeriğinin anlaşılabileceği durumlarda dokümanın bir kopyası mühürlü bir zarfa konulmak
suretiyle temin edilir,
- Yetkililerin Komisyon’un gizlilik iddiasını reddeden resmi bir karar almasından ve
teşebbüsün mahkemeye başvurma süresi dolmadan önce belgeleri okumamaları gerekir,
- Tarafların mahkemeye başvurması, kararın yürütülmesini durdurmaz, bunun için
mahkemeden geçici tedbir kararının alınması gerekmektedir.
14-29/596-262
13/33
(63) Konuya ilişkin olarak ABD uygulamas ına bakıldığında, bağımsız çalışan avukatlar ve
şirket bünyesinde istihdam edilen avukatlar arasında Komisyon uygulamasına nazaran
daha zayıf bir ayrımın yapıldığı görülmüştür. Bu ilkenin esaslarının çizildiği kararlardan
biri olan Upjohn v. United States kararında, şirket çalışanları ve şirket avukatları arasında
yapılan yazışmaların, şirketin faaliyet alanına yönelik olması, çalışanların hukuki tavsiye
alınması amacıyla bu bilgiyi edindiklerinin farkında olmaları ve yazışmaların gizli
tutulması koşullarıyla kabul edilmiştir. Bundan başka, mahkemelerce, herhangi bir suça
yardım etmek veya devam eden ya da ileride işlenecek bir suçu gizlemek amacıyla
yapılan yazışmaların korumadan yararlanmadığı kabul edilmektedir (The Attorney-Client
Privilege and Other Ethical Issues in the Corporate Context Where There is Widespread
Fraud or Criminal Conduct, South Texas Law Review, 174,177.).
(64) Ülkemizde avukatlık mesleği ilk kez 13.03.1969 tarih ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile
düzenlenmiş olup, Kanunun 1. maddesinde, avukatlığın, kamu hizmeti ve serbest bir
meslek olduğu, avukatın, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı
serbestçe temsil edeceği hükme bağlanmıştır. Kanunun 2. maddesinde avukatlığın
amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve
anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk
kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve
özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak” şeklinde ortaya konulmuştur. Avukat bu
amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis
eder. Avukat -müvekkil iletişiminin gizliliği konusunun Türk hukukundaki durumuna
bakıldığında ise konuya ilişkin olarak açık bir düzenlemenin yer almadığı tespit edilmiştir.
Bununla birlikte Avukatlık Kanunu’nun “Avukatın Hak ve Ödevleri” başlıklı 34.
maddesinde, aşağıda yer alan hüküm bulunmaktadır:
“Madde 34 – (Değişik: 2/5/2001 - 4667/21 md.)
(65) Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk
ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun
biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kuralla rına uymakla
yükümlüdürler.”
(66) Gerek avukatlık mesleğinin mahiyeti ve amacı, gerekse avukatların yüklendiği görevlerin
ifasında uyulması gereken kurallar, avukatlara, uyuşmazlıkların adalete ve hakkaniyete
uygun ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlanması görev ve
sorumluluğunu yüklemektedir. Dolayısıyla avukatların; görevlerini yürütmeleri esnasında
meslek kurallarına uygun davranmaları, adaleti saptıracak ve hukuk kurallarının tam
olarak uygulanmasına engel olabilecek davranışlard an kaçınmaları, bizzat avukatlık
mesleği ile ilgili hususları düzenleyen özel yasanın öngörmüş olduğu bir zorunluluktur.
(67) Diğer yandan, Avukatlık Kanunu’nun “Sır Saklama” başlıklı 36. maddesinin birinci
fıkrasında aşağıdaki hükme yer verilmiştir:
“Madde 36 – Avukatların, kendilerine tevdi edilen veya gerek avukatlık görevi, gerekse,
Türkiye Barolar Birliği ve barolar organlarındaki görevleri dolayısiyle öğrendikleri
hususları açığa vurmaları yasaktır.”
(68) Burada düzenlenen husus, genel bir sır saklama yükümlü lüğüdür ve avukatların
meslekleri gereği öğrenmiş oldukları özellikle gizli bilgi niteliği taşıyan bilgileri başkalarına
ifşa etmelerini engelleyen ve esas itibariyle avukata getirilmiş bir yükümlülüktür. Bu
anlamda bazı mesleklerde çalışanların, işlerini düzenli yapabilmeleri için kendilerine
başvuranlar ile güvene dayalı bir ilişki kurmaları gerekliliği nedeniyle kabul edilmiştir ve
içerik itibariyle hekimler, mali müşavirler gibi mesleklere ilişkin olarak düzenlenen sır
saklama yükümlülüğü ile benzerdir.
14-29/596-262
14/33
(69) Konuya doğrudan değinilen yegâne kanun hükmü ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
(CMK) “Avukat Bürolarında Arama, Elkoyma ve Postada Elkoyma” başlıklı 130.
maddesinin 2. fıkrasında yer almaktadır:
“Avukat Bürolarında Arama, Elkoyma ve Postada Elkoyma
Madde 130 –
(70) (2) Arama sonucu elkonulmasına karar verilen şeyler bakımından bürosunda arama
yapılan avukat, baro başkanı veya onu temsil eden avukat, bunların avukat ile müvekkili
arasındaki meslekî ilişkiye ait olduğunu öne sürerek karşı koyduğunda, bu şey ayrı b ir
zarf veya paket içerisine konularak hazır bulunanlarca mühürlenir ve bu konuda gerekli
kararı vermesi, soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden, kovuşturma evresinde
hâkim veya mahkemeden istenir. Yetkili hâkim elkonulan şeyin avukatla müvekkili
arasındaki meslekî ilişkiye ait olduğunu saptadığında, elkonulan şey derhâl avukata iade
edilir ve yapılan işlemi belirten tutanaklar ortadan kaldırılır. Bu fıkrada öngörülen kararlar,
yirmidört saat içinde verilir.”
(71) Görüldüğü üzere, söz konusu hüküm esas olarak avukat bürolarında arama yapılmasına
dair usulleri düzenlemektedir ve bu arama esnasında avukatın müvekkili ile yapmış
olduğu yazışmalara rastlanması durumunda ne yapılması gerektiğini de hükme
bağlamıştır. Burada soruşturma konusu bakımından önem arz ede n nokta avukat -
müvekkil gizliliğini kimin ileri süreceğidir. Konunun ele alındığı çalışmalardan birinde;
“elkoyma konusu bu şeylerin niteliği böylece tartışmalı olunca uyuşmazlığın çözümü sulh
hâkimi ya da mahkeme tarafından gerçekleştirilecektir. Tartışma yı (karşı koymayı)
başlatacak olan, aramada hazır bulunması gereken avukatın kendisi, baro başkanı veya
temsilcisidir” ifadeleri yer almaktadır (Malkoç, İ. ve M. Yüksektepe, Ceza Muhakemesi
Kanunu, 1. cilt, s. 624, Malkoç Kitabevi, Ankara, 2008).
(72) Rekabet Hukuku alanındaki bilgi edinme yöntemlerinin esasları ise 4054 sayılı Kanun’un
14. ve 15. maddelerinde düzenlenmiş ve avukat müvekkil yazışmalarına burada imtiyaz
sağlanmamıştır. Ayrıca rekabet hukuku alanında konuya ilişkin herhangi bir ikincil
düzenleme b ulunmamaktadır. Bununla birlikte yukarıda yer verilen düzenlemeler ve
Komisyon uygulamaları ışığında konu ele alınmıştır.
(73) Öncelikle, konu hakkında yapılan incelemede elde edilen bilgi ve belgelerin temininde
izlenen usul bakımından konu değerlendirilmiştir . Bu noktada, y apılan yerinde
incelemeler esnasında CNR’den veya avukatından, CNR’nin avukatları ile yaptığı e-posta
yazışmalarının imtiyazlı bulunduğuna dair bir itiraz gelmediği tespit edilmiştir. Gerek Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun ilgili maddesinde gereks e Komisyon uygulamasında mühürlü
zarf usulü, teşebbüslerin veya temsilcilerinin gizlilik iddiasını öne sürmeleri ve belgelerin
korumadan yararlanıp yararlanmadığına dair bir tartışmanın gündeme gelmesi
durumunda izlenmesi öngörülen bir yöntemdir. Ceza Muha kemesi Kanunu’nun ilgili
maddesi gereğince, aramanın avukatın bürosunda yapılması durumunda dahi, mühürlü
zarf uygulamasına, ancak belgenin imtiyazdan yararlandığı yönünde bir itirazın varlığında
başvurulmaktadır. Önaraştırma çerçevesinde yapılan inceleme ise teşebbüsün
bürosunda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla avukatın bürosunda yapılan incelemelerde dahi
bu uygulamanın gerçekleştirilmesi için bir karşı koymanın arandığı göz önüne
alındığında, teşebbüsün bürosunda yapılan incelemede bunun ileri sürülmemiş olm ası
karşısında mühürlü zarf uygulamasına başvurulmamasının usule ilişkin bir ihlal olarak
telakki edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Zira avukatın bürosunda yapılan aramada, elde
edilen bilgilerin müvekkili ile yapılan yazışmaları içermesi riski, teşebbüsü n bürosunda
yapılan incelemede elde edilecek belgelere nazaran çok daha yüksektir. Ancak Kanun
koyucu, böyle bir durumda dahi avukatın bu yöndeki itirazı sonucunda mühürlü zarf
uygulamasına başvurulabileceğini düzenlemiştir. CNR’deki yerinde inceleme,
teşebbüsün sözleşmeli avukatı ve iki bağımsız avukat olmak üzere üç avukatın
nezaretinde gerçekleştirilmiş, ancak inceleme esnasında söz konusu yazışmaların
14-29/596-262
15/33
gizliliğine ilişkin olarak herhangi bir itiraz yapılmamıştır. Dolayısıyla raportörler tarafından
yapılan incelemede usule ilişkin bir ihlal gerçekleştirilmiş olduğu iddiası kabul
edilmemiştir.
(74) Önaraştırma sürecinde edinilen belgelerin içeriğinin korumadan yararlanıp
yararlanmadığı da değerlendirilmiştir. Elde edilen e -posta mesajları CNR b ünyesinde
bordrolu olarak çalışmayan, bir diğer ifade ile bağımsız çalışan Gökçen Hukuk Bürosu
avukatları ile yapılmıştır. Dolayısıyla e -posta mesajlarının gizlilikten yararlanabilmek için
AB uygulamalarında aranan birinci koşulu taşıdığı saptanmıştır.
(75) Bununla birlikte, bu e-posta mesajlarının savunma hakkının kullanılması ile ilgili bir içeriği
bulunduğunun iddia edilemeyeceği kabul edilmiştir. Zira imtiyaz tanınabilmesi için
iletişimin, müvekkilin savunma hakkının kullanılması amacıyla ve bu çerçevede yapılıyor
olması gerekmektedir. Ancak tartışmaya konu e -posta mesajları savunma hakkının
kullanılması ile ilgili değildir. Bu nedenle gizlilik ilkesinden faydalanabilmek için birinci
koşul ile birlikte sağlanması gereken ikinci koşulun taşınmadığı belirlenmi ştir. Zira
yukarıda aktarılan e -posta mesajlarının içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, CNR’nin,
NTSR’ye tahsis edilebilecek boş olan yer ve tarihleri Mayıs ayında eski tarihli sözleşmeler
yaparak dolu imiş gibi göstermesi yönünde yazışmalar yapılmıştır. Bu yazışmalar
değerlendirildiğinde tarafların Rekabet Kurulunca öngörülen yükümlülükten kaçınabilmek
için muvazaalı işlem yaptığı kanaatine varılmıştır. Bu şekilde danışıklı hareket edilmesinin
savunma hakkının kullanılması ile ilgili olmadığı değerlendirilmektedir.
(76) Bu kapsamda, Önaraştırma kapsamında CNR CEO’sunun bilgisayarından elde edilen eposta mesajlarının sağlıklı birer delil oldukları ve avukat-müvekkil arasındaki yazışmaların
gizliliği ilkesi kapsamında değerlendirilemeyecekleri sonucuna ulaşılmıştır.
(77) Yapılan ikinci ve üçüncü yazılı savunmalarda CNR vekili tarafından avukat müvekkil
iletişiminin gizliliği ilkesinin gerektirdiği usul kurallarına aykırı hareket edilerek, bu ilkenin
müvekkiline sağladığı hakların hatırlatılmamasının hukuka aykırı olduğu iddia edilmiş ve
bu sebeple, elde edilen e -posta yazışmalarının delil olarak kullanılamayacağı
savunulmuştur. Bu iddiaya göre, yerinde incelemenin engellenmesi veya zorlaştırılması
halinde cezaya muhatap olacağı kendisine bildirilen CNR, bu baskı altınd a hareket
etmiştir ve hukuki imtiyaz ilkesi Türk rekabet hukukunda düzenlenmediğinden haklarını
bilebilecek konumda bulunmamaktadır. CNR’ye hukuki imtiyaz ilkesinin sağladığı
hakların öğretilmemesi, CNR vekiline göre hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktad ır ve
kamu gücü kullanan idarenin, hukukun genel ilkelerinden sayılabilecek savunma hakkına
saygı gösterebilmek adına CMK 90/4. madde hükmünü kıyasen uygulaması
gerekmektedir. Söz konusu maddede “Kolluk, yakalandığı sırada kaçmasını, kendisine
veya başkalarına zarar vermesini önleyecek tedbirleri aldıktan sonra, yakalanan kişiye
kanunî haklarını derhal bildirir.” hükmü yer almaktadır. Buna göre müvekkiline sahip
olduğu hakların hatırlatılmaması, yerinde inceleme esnasında avukatları hazır bulunsa
bile, usul e ilişkin bir eksiklik doğurmaktadır. Ayrıca 4054 sayılı Kanun’un taraflara
haklarındaki her türlü iddianın bildirilmesi gerektiğini düzenleyen 43. ve 44. maddelerinin
de savunma yapabilmek için gerekli her türlü bilgiyi kapsayacak şekilde anlaşılması
gerektiği öne sürülerek, bu maddelere göre de CNR’ye hukuki imtiyaz ilkesi nedeniyle
sahip olduğu hakların öğretilmesi gerektiği belirtilmektedir. Son olarak Rekabet Kurulunun
hukuki imtiyaz ilkesi ile ilgili usul ve esasları inceleme konusu dosya kapsamında vereceği
kararla düzenleyeceği ve bu kararın içtihat oluşturacağı ve bundan sonra teşebbüslerin
haklarını bu nihai karardan öğreneceği oysa müvekkilinin böyle bir imkânının olmadığı
belirtilmiştir. Dolayısıyla CNR vekili, müvekkiline hakları öğretilmediği ni, dolayısıyla
savunma yapabilmesi için gerekli bilginin verilmediğini ve savunma hakkı tanınmayan bir
konunun karara dayanak yapılamayacağını iddia etmiştir.
(78) Bu iddia bakımından Türk Hukukunda avukat ile müvekkil arasındaki iletişimi düzenleyen
en açık hüküm olan Avukat Bürolarında Aramayı düzenleyen CMK’nın 130. maddesinde
14-29/596-262
16/33
avukat bürolarında aramanın ne şekilde yapılacağı ayrıntılı olarak düzenlenmekle birlikte,
imtiyazdan yararlanmaya dair itirazın avukattan geleceğinin hükme bağlandığı,
korumadan yararla nma hakkı olduğunun aramayı yapanlar tarafından
hatırlatılması/öğretilmesi gerektiğine dair bir ifadeye yer verilmediği anlaşılmıştır.
(79) CNR vekilinin uygulanmasını talep ettiği CMK m ad. 90/4 hükmünün ise yakalama
sırasında şüpheliye kanuni haklarının bildi rilmesini düzenlediği, ancak bildirilecek haklar
konusunda bir açıklama yapmadığı görülmüştür. Bu açıklama CMK’nın İfade ve Sorgu
Usulü’nü düzenleyen 147. maddesinde bulunabilir. Söz konusu maddede “1) Şüphelinin
veya sanığın ifadesinin alınmasında veya so rguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara
uyulur: a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin
soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür. b) Kendisine yüklenen suç anlatılır.
c) Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onu n hukukî yardımından yararlanabileceği,
müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafi seçecek
durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine
baro tarafından bir müdafi görevlendirilir . d) 95 inci Madde hükmü saklı kalmak üzere,
yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhâl bildirilir. e) Yüklenen suç
hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir. f) Şüpheden
kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine
var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı
tanınır. g) İfade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi
alınır. h) İfade ve sorg u işlemlerinin kaydında, teknik imkânlardan yararlanılır.“ hükmü
bulunmaktadır. Anılan maddede ceza soruşturması altındaki şüpheliye dahi CNR vekilinin
rekabet soruşturmalarında öğretilmesi gerektiğini iddia ettiği haklara ilişkin bir işaret
bulunmamaktadır. Konuyla ilgili AB uygulamasına bakıldığında da konunun Komisyon
tarafından ilk kez ele alındığı AM&S davasındaki sürecin gelişimi incelendiğinde imtiyaz
iddiasının incelemeye muhatap olan teşebbüsten geldiği anlaşılmıştır. Ayrıca CNR
vekilinin iddiasını n aksine, Türk rekabet hukukunda da hukuki imtiyaz talep eden
teşebbüsler bulunmaktadır. Rekabet Kurulu nun 24.04.2007 tarih, 07-34/347-127 sayılı
ABC Türkiye kararında, önaraştırma tarafı teşebbüs birliğinin bağımsız olmayan hukuk
müşavirinin gönderdiği e -posta mesajı delil olarak alınmış ve kullanılmıştır. Ancak söz
konusu karar ile ilgili yargılama süreci devam ettiğinden nihai olarak bu e-posta mesajının
avukat müvekkil iletişiminin imtiyazı kapsamında olup olmadığı kararlaştırılmamışt ır.
Ayrıca Danıştay 13. Dairesinin 24.06.2008 tarih ve 2006/2143 E., 2008/5037 K. sayılı
kararında, davacı teşebbüsün, avukatla müvekkili arasındaki yazışmaların delil olarak
kullanılamayacağı yönündeki iddiaları açıkça tartışılmamakla birlikte, savunma haklarına
riayet edil diğine karar verilmiştir. CNR’nin hukuki imtiyaz ilkesinin sağladığı hakları
Rekabet Kurulu önünde ilk kullanan teşebbüs olduğu varsayılsa bile, CMK 130. maddede
yer alan düzenleme nedeniyle, Türk hukukunda hukuki imtiyaz müessesesinin
uygulanmasını talep edebileceği değerlendirilmiştir.
(80) Bundan başka savunmalarda, CMK 130. maddenin avukat bürolarında yapılan aramalara
özel bir madde olduğu, söz konusu aramada baro başkanı ya da onu temsil eden bir
avukatın bulunmasının kanuni bir zorunluluk olduğu, yerinde inceleme esnasında ise
böyle bir zorunluluğun bulunmadığı, dolayısıyla itirazın mutlaka yerinde inceleme
sırasında ileri sürülmesi gerektiği iddiasının kabul edilemeyeceği hususu yer almaktadır.
Bu iddia bakımından, söz konusu incelemede teşebbüs vekilinin bulunduğu dikkate
alındığında, bu yönde bir itirazın ancak kendisinden gelebileceği, raportörlerin böyle bir
hatırlatma yapma yükümlülüğünün bulunmadığı, dolayısıyla belgelerin temininde usule
ilişkin bir sakatlığın bulunmadığı anlaşılmıştır. Belgeler temin edildikten sonra içeriklerinin
imtiyazdan yararlanıp yararlanmadığı ayrıca değerlendirilmiştir.
(81) Ayrıca, CMK 147. maddede yer alan “f) Şüpheden kurtulması için somut delillerin
toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini
ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır.” düzenlemesi
14-29/596-262
17/33
uyarınca teşebbüsün lehine olan savunma hakkını ileri sürmesinin, ancak itiraz hakkının
kendine hatırlatılması ile mümkün olacağı iddia edilmektedir. Bu iddia bakımından
maddede sanığa haklarının hatırlatılması/öğretilmesi ile ilgili bir düzenleme yer almadığı
görülmüştür.
(82) CNR vekili yerinde inceleme sırasında müvekkilinin veya orada hazır bulunan avukatının
hukuki imtiyazda bulunmak için itirazda bulunmamasın ın bir feragat olarak kabul
edilemeyeceğini, bu itirazın sonradan da yapılabileceğini belirtmiştir. CNR vekilinin ilk
yazılı savunmasında dile getirdiği, itirazın söz konusu belgeleri delil olmaktan çıkarması
gerektiği, bu nedenle Soruşturma Raporu’nda del il olarak kullanılamayacağı yönündeki
iddia kabul edilmemiştir. Zira hukuki imtiyazdan yararlanması gerektiği öne sürülen
belgelerin bunun için gerekli koşulları taşıyıp taşımadığına karar vermesi gereken kişiler
Rekabet Kurulu ve hâkimlerdir. Öte yandan bu yönde yapılacak bir iddianın söz konusu
belgelerin savunma hakkı ile ilgili olup olmadığı, bir başka deyişle gerçekten imtiyaz
kapsamında korumadan yararlanıp yararlanmadığı konusu ile doğrudan ilişkili olduğu
açıktır. Zira avukat ile müvekkil arasındak i yazışmanın imtiyazdan yararlanması, ancak
ve ancak bunun için gerekli koşulları taşıması ile mümkündür. Ayrıca Soruşturma Heyeti
tarafından konunun karara bağlanacağı iddia edilse de, AB uygulamalarında da
imtiyazdan yararlanma nihai olarak inceleme yapan görevliler tarafından değil, Komisyon
ve mahkemeler tarafından karara bağlanmaktadır.
(83) CNR vekili tarafından bahis konusu e-posta mesajlarının soruşturma konusu ile doğrudan
bağlantılı olduğu, bu nedenle savunma hakkının kullanılması ile ilgili oldukları
savunulmaktadır. Buna göre e-posta mesajları Rekabet Kurumunun bilgi isteme talebinin
gereğinin yerine getirilebilmesine yöneliktir.
(84) Bir iletişimin hukuki imtiyazdan yaralanabilmesi için belirli koşulların mevcut olması
zorunludur. Bu anlamda dikkat edilme si gereken husus CNR vekili tarafından iddia
olunduğu üzere, iletişimden yararlanacak belgenin soruşturma konusu ile ilgili olup
olmadığı değil, savunma hakkının kullanılması ile ilgili olup olmadığıdır. Aksi durumun
kabulü halinde örneğin delillerin karar tılmasına veya ihlalin Rekabet Kurulundan gizli
olarak nasıl devam ettirilebileceğine ilişkin yazışmaların da soruşturma konusu ile ilgili
olduklarından imtiyazdan yararlandırılması gerekirdi ki, böyle bir sonucun gerek AB
gerekse ABD uygulamaları çerçeves inde ortaya çıkması söz konusu değildir. Sadece
rekabet hukuku bakımından değil, genel olarak konusu yasaların ve/veya kuralların ne
şekilde çiğnenebileceğine dair avukat ile müvekkil arasında gerçekleştirilen yazışmaların
hiçbir hukuk düzeninde koruma gör meyeceği tabiidir. Nitekim soruşturma konusu
bakımından e -posta mesajlarının içeriği incelendiğinde, bu savunmanın gerçeği
yansıtmadığı açıkça anlaşılmıştır. Bilakis, söz konusu yazışmalar, rekabet hukukunca
tecviz olunamayacak bir eyleme devam edilebilmes i mak sadına ve maddi hakikatin
Kurulun dikkatinden kaçırılmasına matuf mahiyette görülmektedir.
(85) Aksinin kabulü halinde bile, yani CNR vekilinin iddiası kabul edilse bile, söz konusu
yazışmalar aynı zamanda “hakkın kötüye kullanılması” eylemi niteliğindedir . Hukukun
genel ilkelerinden biri olan hakkın kötüye kullanılmaması prensibi, Türk Medeni
Kanunu’nun 2. maddesinde bir pozitif hukuk kuralı olarak da düzenlenmiştir. Mezkûr
maddenin ikinci fıkrasında “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni
korumaz” denilerek, hakların kullanılmasında istismarcı davranışlara izin verilmemiştir.
Bu kural her ne kadar özel hukuk alanını düzenleyen bir yasada yer almaktaysa da, kamu
hukuku-özel hukuk alanı ayrımı yapılmaksızın uygulanan tabii hukuk kaynaklı bir ge nel
hukuk ilkesidir. Bu itibarla, özel hukuk, ceza hukuku, idare hukuku alanlarında hakkın
kötüye kullanılmasına hukuken izin verilmediği gibi, rekabet hukuku uygulamasında da
hakların kötüye kullanılmasına cevaz yoktur.
(86) Son yazılı savunmada ayrıca ihlal tespit edilmediği, dolayısıyla yazışmaların bir suça
ilişkin olarak gerçekleştirilmediği iddia edilmektedir. Burada anlaşılması gereken husus
14-29/596-262
18/33
söz konusu yazışmaların savunma hakkının kullanımı ile ilgisi olmadığı, Rekabet
Kurulunu yanıltmaya yönelik yazışmaların korumadan yararlanamayacağıdır. Dolayısıyla
başka nedenlerden dolayı esasa ilişkin ihlal tespiti yapılmamış olması, anılan
yazışmaların içeriğini değiştirmemektedir. Nitekim söz konusu belgeler nedeni ile usule
ilişkin para cezası uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılmış olup, bu husus Danıştay 13. Dairesince hukuka uygun bulunmuştur.
I.6.1.2. Ek Görüşün Süresi İçerisinde Tebliğ Edilmediği
(87) Son yazılı savunmada Ek Görüş raporunun süresi içerisinde tebliğ edilmediği, inceleme
sürecine hız kazandırmak ve Kurul un işlerini süratle karar bağlamasını sağlamak
amacıyla getirilen sürelere riayet edilmemesinin Kararı usul açı sından sakatlayacağı
iddiası öne sürülmüştür.
(88) Bununla birlikte, d osyanın esasını sakatlayabilecek usule ilişkin önemli bir eksiklik
bulunmamaktadır. Tarafların savunma haklarının kısıtlanması söz konusu değildir . Öte
yandan, ek görüşün tebliği için verilen kanuni süre hak düşürücü değildir, sadece süreci
hızlandırıcı niteliktedir. Nitekim benzer yönde alınan Danıştay Onuncu dairenin, esas
2001/1629, karar 2003/4241 sayılı 4.11.2003 tarihli kararı bu tespiti destekler niteliktedir.
İlgili Kararda “Kanunun 41. maddesinde, önaraştırma raporunun Kurul'a teslimini takip
eden 10 gün içinde Kurul'un toplanacağı ve soruşturma açılmasına veya açılm amasına
karar vereceği öngörülmüş olmasına karşın, dava konusu olayda 15.1.1999 tarihli
önaraştırma raporu aynı tarihte Rekabet Kurulu'na teslim edilmiş ve 10 günlük süre
geçirildikten sonra Kurul'un 4.2.1999 tarihli toplantısında görüşülmüş ise de; dava konusu
Rekabet Kurulu Kararına konu soruşturulan olayın niteliği ve önemi gözönüne
alındığında, soruşturma sürecine hız kazandırmak, Kurulun işleri süratli karara
bağlamasını sağlamak amacıyla getirilen ve iç uygulamaya yönelik bu 10 günlük sürenin
aşılması dava konusu Kurul kararını sakatlayan ve bu haliyle sonuca etki eden bir husus
olarak görülmemiştir.” ifadeleri yer almaktadır.
I.6.2. Esasa İlişkin Savunmalar
(89) CNR tarafından yapılan, i lgili pazar tanımının hatalı olduğu, CNR’nin hâkim durumda
olmadığı, alıcı gücünün dikkate alınmadığı ve kötüye kullanma eyleminin gerçekleşmediği
savunmaları ile pazar payının belirlenmesine ilişkin itirazlar, işbu incelemeye esas
oluşturan Danıştay 13. Dairesi nin 11.03.2014 tarih ve 2010/1453 E., 2014/830 K sayılı
kararında açıkça kabul görmemiştir. Bu çerçevede, söz konusu savunmalar ayrıca
değerlendirmeye tabi tutulmamıştır.
I.7. 4054 Kanun’un 16. Maddesi ve Ceza Yönetmeliği Kapsamında Değerlendirme
(90) Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye
Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik’in (Ceza Yönetmeliği)
4. maddesi birinci fıkrasının (a) bendinde para cezası belirlenirken öncelikle temel para
cezasının hesaplanacağı, ardından ağırlaştırıcı ve hafifletici unsurlar göz önünde
bulundurularak arttırma ve/veya indirme yapılacağı belirtilmektedir. Ceza Yönetmeliği’nin
5. maddesinde temel para cezası düzenlenmektedir.
(91) Ceza Yönetmeliği’nin 5. maddesinde teme l para cezasının hesaplanması bakımından
karteller ve diğer ihlaller şeklinde bir ayrım yapılmış ve temel para cezası hesaplanırken
Kanun’un 4. ve 6. maddelerinde yasaklanmış davranışlarda bulunan teşebbüs ile
teşebbüs birlikleri veya bu birliklerin üyelerinin nihai karardan bir önceki mali yıl sonunda
oluşan ve Kurul tarafından saptanacak olan yıllık gayri safi gelirlerinin; karteller için yüzde
ikisi ile yüzde dördü; diğer ihlaller için binde beşi ile yüzde üçü arasında bir oranın esas
alınacağı düzenlenmiştir. Buna göre CNR’nin hâkim durumunu kötüye kullanarak 4054
sayılı Kanun’un 6. maddesini ihlal etmesi, diğer ihlaller kategorisinde değerlendirilmiş ve
%1,5 oranında ceza öngörülmüştür. Uygulanacak ceza miktarının belirlenmesinde,
teşebbüsün; 09-46/1154-290 sayılı kararın verildiği 2009 ve işbu kararın verildiği 2014
14-29/596-262
19/33
yıllarından bir önceki mali yıllar için hesaplanan, gayri safi gelirleri karşılaştırılmış olup,
tarafların lehine olan 2008 yılı verileri dikkate alınmıştır.
(92) Öte yandan, Ceza Yönetmeliği’nin anılan maddesinde, temel para cezasının bir yıldan
uzun, beş yıldan kısa süren ihlallerde yarısı oranında arttırılması hükme bağlanmıştır. Bu
çerçevede, ihlalin 19.09.2007 tarih, 07 -74/896-333 sayılı Kurulumuz kararının
gereklerinin yerine getirilmemesi i le başladığı ve iptal konusu 13.10.2009 tarih, 09 -
46/1154-290 Kurulumuz kararının verildiği 2009 yılına kadar devam ettiği dikkate
alındığında, bir yıldan uzun beş yıldan kısa olduğu belirlendiğinden, ceza yarısı oranında
arttırılmıştır.
(93) Ceza Yönetmeliği’nin “Ağırlaştırıcı Unsurlar”a ilişkin 6. maddesi ve “Hafifletici Unsurlar”a
ilişkin 7. maddesinin birinci fıkrası kapsamında ise değerlendirilebilecek herhangi bir
unsur tespit edilmemiştir.
(94) 14.08.2008 tarih ve 08-50/737-M sayılı Kurul kararı uyarınca yürütülen soruşturma ile ilgili
olarak düzenlenen Rapor’a ve soruşturmaya ait tüm savunma, ek savunma, sözlü
savunma tutanakları, raporlar, tüm dosya münderecatında yer alan bilgi ve belgelerin
incelenmesi sonucunda;
1. Danıştay 13. Dairesi tarafından verilen 11.03.2014 tarih, 2010/1453 E., 2014/830 K.
sayılı kararın gereğinin yerine getirilmesini teminen dosyanın temyiz süreci
beklenmeksizin görüşülmesine OYÇOKLUĞU ile,
2. CNR Uluslararası Fuarcılık ve Tic. A.Ş.’nin yatçılık ve su sporlarına yönelik fuar alanı
işletmeciliği pazarında hâkim durumda olduğuna OYBİRLİĞİ ile,
3. CNR Uluslararası Fuarcılık ve Tic. A.Ş.’nin NTSR Fuar ve Gösteri Hizm. Ltd. Şti.’ye
fuar alanı kiralamaması eyleminin hakim durumun kötüye kullanılması niteliğinde
olduğuna, dolayısıyla 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesinin ihlal edildiğine OYBİRLİĞİ
ile,
4. Bu nedenle, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 16. maddesinin
üçüncü fıkrası ve ”Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hâkim
Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik”in
5. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi, ikinci fıkrası ve üçüncü fıkrasının (a) bendi
uyarınca 2008 mali yılı sonunda oluşan ve Kurul tarafından belirlenen yıllık gayri safi
gelirlerinin takdir en %2.25 oranında olmak üzere; 740.087,71 TL i dari para cezası
verilmesine OYÇOKLUĞU ile
ve Kurul Üyesi Reşit GÜRPINAR’ın farklı gerekçesi ile Ankara İdare Mahkemelerinde yargı
yolu açık olmak üzere karar verilmiştir.
14-29/596-262
20/33
(20.08.2014 tarih ve 14-29/596-262 sayılı Kurul Kararı)
CNR Uluslararası Fuarcılık ve Ticaret A.Ş. tarafından fuarın büyütülerek katılımcı
sayısının artırıldığı, fuarın daha gelişmiş bir halinin organize edildiği ve katılımcılara
yönelik fiyatlarda önemli bir artış yapılmadığı dikkate alındığında; fuara katılan
teşebbüsler yönüyle etkinlik kazanımlarından söz edilmesi mümkündür. Bu nedenle ilgili
pazarın arz ettiği özellikler ve eylemin pazardaki etkisi göz önünde bulundurulduğunda
daha düşük miktarda idari para cezası verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan
çoğunluk görüşüne katılmam mümkün olmamıştır.
Prof. Dr. Nurettin KALDIRIMCI
Başkan
Rekabet Kurulu’nun 20.08.2014 Tarih ve 14-29/596-262 Sayılı Kararına
FARKLI GEREKÇE
Kurulumuz mezkur Kararıyla, 4054 Sayılı Kanun’un 16. maddesinin 3.fıkrası ile
“Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hâkim Durumun Kötüye
Kullanılması Halinde Verile cek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik”in, 5. maddesinin
birinci fikrasının (b) bendi ve ikinci fıkrası, üçüncü fıkrasının (a) bendi hükümleri uyarınca
2008 mali yılı sonunda oluşan ve Kurul tarafından belirlenen yıllık gayri safi gelirlerinin
takdiren % 2,25 oranında olmak üzere; CNR Uluslararası Fuarcılık ve Ticaret A.Ş.
740.087,71 TL idari para cezası verilmesine karar vermiş bulunmaktadır. Anılan bu idari
para cezası belirlenirken, 4054 sayılı yasanın 16.maddesi ile birlikte, yukarıda belirtilen
Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye
Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmeliğin ilgili hükümlerinin
uygulanarak temel para cezaları baz alınarak ceza verilmiş olup, anılan yönetmeliğin
4054 sa yılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna aykırı olduğu inancıyla, aşağıda
belirteceğim nedenlerle kararın ceza oran ve miktarlarını belirleyen 4.maddesine farklı
gerekçe ile katılıyorum.
14-29/596-262
21/33
Farklı gerekçemiz, “Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim
Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik’in
5.maddesi ile getirilen kabahat tipleri ve bu kabahat tiplerine verilecek idari para
cezalarına alt ve üst sınır konulması suretiyle kanuna ayk ırı yönetmelik hükümlerinin
uygulanması noktalarından doğmaktadır.
Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye
Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin yönetmelik 4054 Sayılı
Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna aykırıdır.
Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye
Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik’in; “Temel Para
Cezası’’ başlığı altındaki 5.maddesinde;
(1)Temel para cezası hesaplanırken, Kanunun 4 üncü ve 6 ncı maddelerinde
yasaklanmış davranışlarda bulunan teşebbüs ile teşebbüs birlikleri veya bu birliklerin
üyelerinin, nihai karardan bir önceki mali yıl sonunda oluşan veya bunun hesaplanması
mümkün olmazsa nihai karar tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan ve Kurul tarafından
saptanacak olan yıllık gayri safi gelirlerinin;
a) Karteller için, yüzde ikisi ile yüzde dördü,
b) Diğer ihlaller için, binde beşi ile yüzde üçü,
arasında bir oran esas alınır.
(2) Birinci fıkrada yazılı oranlar ın belirlenmesinde, ilgili teşebbüs veya teşebbüs
birliklerinin piyasadaki gücü, ihlal neticesinde gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel
zararın ağırlığı gibi hususlar dikkate alınır.
(3) Birinci fıkraya göre belirlenen para cezası miktarı;
a) Bir yıldan uzun, beş yıldan kısa süren ihlallerde yarısı oranında,
b) Beş yıldan uzun süren ihlallerde bir katı oranında,
arttırılır.’’ denilmiş, yine 6.maddesinde Ağırlaştırıcı Unsurlar ve 7.maddesinde de
hafifletici Unsurlar ayrı ayrı sayılmıştır.
Aşağıda geniş o larak açıklanacağı üzere Yasa Koyucu 16.maddeye göre verilecek
cezalarda; alt sınır getirmeyip, sadece üst sınırı belirleyerek cezaların yüzde on (%10) a
kadar verileceğini hükme bağlamasına ve Rekabet Kurulu’na aşağıda geniş olarak
açıklayacağımız gibi, yetki aşımı nedeniyle yönetmelikle düzenlenmesi mümkün olmayan
bir konuda, yönetmelikle düzenleme yapılarak belli suçlar için, belirli cezalar getirilmiş,
yine yönetmelikte, Kanunda olmayan bir kural konularak alt sınır ve yasada
öngörülmeyen bir üst sınır belirlenmiş ve karteller için yüzde iki ile dört arası, diğer ihlaller
içinse binde beş ile yüzde üçü oranında şeklinde ceza verilmesi öngörülmüştür.
Anayasamızın 13.maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın
yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak
kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
hükmü bulunmakta, Anayasamızın madde 38.maddesinde ise; “Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye
14-29/596-262
22/33
suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza
verilemez.” …… hükmü yer almıştır. Bu hükümler kişilere uygulanan maddi
yaptırımlarında kapsamına girdiği, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasının
ancak yasa ile söz konusu olabileceğini, yine yasa hükmü ile belirlenen bir cezadan daha
ağır bir cezanın verilemeyeceğini temel kural olarak belirlemiştir. Aşağıda ayrıntılı olarak
açıklayacağımız gibi, yukarıda içeriği belirtilen anılan yönetmelik hükmü ile bu hükme
aykırı maddi ceza hükümleri getirilerek, anayasal kurallar göz ardı edilmiştir.
Hiyerarşik normlar sistemine dayalı olan hukuk düzenimizde, alt düzeydeki normların
dayanaklarını ve yürürlüklerini üst düzeydeki normlardan aldığı kuşkusuzdur. Normlar
hiyerarşisinin en üstünde evrensel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunmakta, daha sonra
gelen kanun lar dayanağını ve yürürlüğünü Anayasa’dan, tüzükler dayanağını ve
yürürlüğünü kanundan, yönetmelikler ise dayanağını ve yürürlüğünü kanun ve tüzükten
almaktadır. Bir normun kendisinden daha üst konumda bulunan ve dayanağını teşkil eden
bir norma aykırı v e bunu değiştirici veya ihmal edici nitelikte bir hükmü hukuk düzenine
getirmesi olanaklı bulunmamaktadır.
Hukuk devletinde yönetimin işlem ve eylemlerine uygulanacak hukuki kurallarının şeffaf
ve anlaşılabilir bir şekilde belirlenmesi kadar söz konusu normların normlar hiyerarşisine
uygunluğu da, bu kuralların sağlığı için büyük bir önem taşımaktadır. Normlar
hiyerarşisine aykırı düzenlenen bir norm, denetim aşamasını da etkilemekte ve denetime
esas kararlarda çoğu zaman normlar hiyerarşisinden sapmalar h ukuka aykırılık nedeni
olarak kabul edilmektedir. Bu konuda onlarca Danıştay kararı bulunmaktadır.(2)
Bu nedenlerle, hukuk sistemimizde öngörülen hukuk hiyerarşisi kavramının sağlıklı
işleyebilmesi için; gerek düzenleme yapıcıların, uygulayıcıların ve gere kse, yargısal
denetimi yapan mercilerin anayasal ve yasal sınırlar içerisinde hareket etmeleri gerekli
ve hatta zorunludur. Çünkü bu gereklilik ve zorunluluk Anayasa’mızın 2.maddesinde
öngörülen devletin temel niteliklerinden en önemlisi olan “hukuk devleti ilkesinin’’ olmazsa
olmazlarındandır.
Yasama yetkisi asli bir yetkidir. Yasama yetkisinin kullanımı şeklinde ortaya çıkan yasa
yapımı yasa koyucunun istediği alanda düzenleme yapmasına cevaz vermektedir. Bir
konu Anayasa da düzenlenmese bile yasa koyucu bu konuda yasa çıkarabilir. Bu nedenle
Anayasa’ya dayanma zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak, yasa yapılırken uyacağı
mutlak kural, yapılan yasanın Anayasa’ya aykırı olmamasıdır. Buna karşılık idare, daha
önce yasama organı tarafından yasa ile düzenlenmemiş bir alanda doğrudan doğruya bir
düzenleme yapamaz. Bu nedenle idarenin bu düzenleme yetkisi yasadan kaynaklanan,
yasayı izleyen (secundum legem) bir yetkidir. Başka bir deyişle idarenin tüm düzenleyici
işlemleri yasaya dayanmak, yasayla düzenlenmiş bir alan içerinde olmak zorunda olan,
onun altında ve ona bağımlı bir yetkidir. Bu yetki idareye bir anlamda tam inisiyatif
vermeyen ve yasayla düzenlenmiş alanla sınırlı bir yetkidir.
Öte yandan, idarenin düzenleyici işlemler yönünden uyacağı bir diğer kural yasalara
aykırı düzenleme yapamayacağıdır. İdarenin düzenleyici işlemlerinin dayandığı yasaya
uygun olması ve bu yasanın çizdiği sınırların dışına çıkmaması zorunludur. İdarenin
düzenleyici işlemlerinin yasaya aykırı (contra legem) olması olanaklı değildi r. İdarenin
(2) Danıştay İ.D.D.K. 16.06.2005 gün ve E.2003/275 K.2005/2170 Sayılı Kararı
Danıştay 8. Dairesi 07.03.2007 gün ve E.2005/6261, K.2007/1246 Sayılı Kararı
Danıştay 10. Dairesi 16.03.2009 gün ve E.2006/5588, K.2009/1879 Saylı Kararı
14-29/596-262
23/33
düzenleyici işlemlerinin yasaya uygun olması ve yasanın çizdiği sınırlar içerisinde kalması
(intra legem) düzenleyici işlemelerin asli şartlarının en önemlilerinden birisidir.(3)
Anayasa’mızın “Yönetmelikler” başlığı altındaki 124. maddesinde; Başbakanlık,
bakanlıklar ve kamu tüzelkişilerinin, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve
tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla,
yönetmelikler çıkarabileceği ve hangi yönetmeliklerin Resmî Gazetede yayımlanacağının
kanunda belirtileceği Anayasa Koyucu tarafından vaz edilmiştir.
Yönetmelikler, Kamu Kuruluşlarının kendi görev alanlarına giren konularda yasa ve tüzük
uygulanmasına yönelik yönetsel anlamdaki hukuk kurallarıdır. Yukarıda hükmü alınan
Anayasanın 124.maddesine göre Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu kuruluşları görev
alanları ile ilgili yasa ve tüzüklerin uygulanmasını belirleyen yönetmelik çıkarabilir.
Anayasa’mızın 11.maddesinin 2.fıkrasına göre Kanunlar Anayasa’ya aykırı olmayacaktır,
bu kuraldan hareketle hukukun genel ilkelerine göre; yönetmelikler normlar hiyerarşisi
kurallarının bir tekrarı niteliğinde olan anılan 124.madde hükmüne göre de yasa ve
tüzüklere aykırı olamayacağı gibi üst hukuk kurallarına da aykırı olamaz.
Yönetmelikler yasanın açıkça yetki vermediği bir konuda yeni bir düzenleme
yapamayacağı gibi, Yasa ile öngörülen kuralı sınırlayamaz, genişletemez, ihmal
edemez ve yeni bir hüküm koyamaz.
4054 Sayılı “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 16.maddesinin 3.fıkrasında; “Bu
Kanunun 4,6 ve 7 nci maddelerinde yasaklanmış davranışlarda bulunanlara, ceza
verilecek teşebbüs ile teşebbüs birlikleri veya bu birliklerin üyelerinin nihai karardan bir
tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan ve Kurul tarafından saptanacak olan yıllık gayri
safi gelirlerinin yüzde onuna kadar idarî para cezası verilir.” hükmü getirilmiş, 5.fıkrasında
da; “Kurul, üçüncü fıkraya göre idarî para cezasına karar verirken, 30/3/2005 tarihli ve
5326 sayılı Kabahatler Kanununun 17 nci maddesinin ikinci fıkrası bağlamında,
ihlalin tekerrürü, süresi, teşebbüs veya teşebbüs birlikle rinin piyasadaki gücü,
ihlalin gerçekleşmesindeki belirleyici etkisi, verilen taahhütlere uyup uymaması,
incelemeye yardımcı olup olmaması, gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel
zararın ağırlığı gibi hususları dikkate alır.’’ denilmiş, son fıkrasında da; “Bu maddeye
göre verilecek idarî para cezalarının tespitinde dikkate alınan hususlar, işbirliği
halinde para cezasından bağışıklık veya indirim şartları, işbirliğine ilişkin usul ve esaslar
Kurulca çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir.’’ hükmü ihdas edilmiştir.
Yukarıda hükmü açıklanan 16.maddenin 5.fıkrasının yollamada bulunduğu, Kabahatler
Kanununun 17.maddesinin 2.fıkrasında ise; “ İdarî para cezası, kanunda alt ve üst sınırı
gösterilmek suretiyle de belirlenebilir. Bu durumda, idarî para cezasının m iktarı
belirlenirken işlenen kabahatin haksızlık içeriği ile failin kusuru ve ekonomik durumu
birlikte göz önünde bulundurulur.” hükmü bulunmaktadır.
Bu hükümleri yorumlamaya çalışırsak; Yasa Koyucu, maddenin 3.fıkrası ile verilecek
cezalarda alt sınır (asgari had) koymayıp, sadece üst sınırı (azami haddi) belirleyerek,
cezaların nihai karardan bir önceki mali yıl sonunda oluşan veya bunun hesaplanması
mümkün olmazsa nihai karar tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan ve Kurul tarafından
saptanacak olan yıllık gayri safi gelirlerinin yüzde onuna kadar verilebileceğini hükme
(3) Kemal Gözleri “Yönetmelikler“ www.anayasa.gen.tr/yönetmelik. htm erişim tarihi
14.07.2013
14-29/596-262
24/33
bağlamış, son fıkrasında ise sadece “cezanın tespitinde dikkate alınan hususl ar”
kavramını getirerek, Rekabet Kurulu’na sadece cezanın tespitinde dikkate alınacak
hususların belirlenmesine ilişkin yönetmelik çıkarma konusunda sınırlı yetki vermiştir.
Cezanın tespitinde dikkate alınacak hususlar derken yasa koyucu neyi kastetmekted ir?
Burada kastedilen hangi fiillere, ne miktarda ceza vereceğini tespit et demek anlamında
değil, 16.madde ile verilen ceza sınırları içerisinde ( % 10 ‘a kadar) ceza takdir ederken
hangi unsurlara göre veya hangi şartların varlığı halinde cezayı ağırlaş tıracaksın veya
hafifleteceksin, bir başka deyişle yasada öngörülen sınırlar içerinde ceza tayin ederken,
takdir yetkini kullanma adına hangi unsurları dikkate alarak ceza tesis edeceksin
anlamındadır.
Bir başka deyişle, yasa koyucu Yasa Koyucu Rekabet K uruluna Yönetmelik yaparken
kabahat tipleri ve bu kabahat tiplerine verilecek ceza miktarlarını ceza miktarlarını tespit
etmesi doğrultusunda bir yetki vermemiş, Kurul takdir yetkisini kullanarak ceza
konusunda karar verirken, % 10’a kadar sınırı içerisinde, ceza miktarını belirlemede etken
olacak unsurların belirlenmesi konusunda yetki vermiştir.16.maddede geçen “tespit”
kavramı ile kastedilen kabahat tipleri ile bu kabahatlerin saptanması değil verilecek sonuç
ceza miktarının saptanmasını işaret eden bi r tespit yetkisidir. Çünkü, Yasa koyucu
Rekabet Kurulu’na, Yönetmelik yaparken hangi fiillere ne oranda ceza verileceğini tespit
etme yolunda bir yetki verseydi o zaman yasaya; “Bu maddeye göre verilecek idarî para
cezalarının tespiti ve maddeye göre veri lecek idarî para cezalarının tespitinde dikkate
alınan hususlar” kavramını ayrı ayrı yazarak birlikte getirirdi.
Yasa koyucu bu görüşümüzü teyit eder mahiyette olmak üzere, anılan 16.maddenin
5.fıkrasında, verilecek cezanın üst sınıra kadar olmak koşulu yla Kurulca tespit edilirken,
bir başka deyişle Rekabet Kurulu takdir yetkisini kullanırken ihlalin tekerrürü, süresi,
teşebbüs veya teşebbüs birliklerinin piyasadaki gücü, ihlalin gerçekleşmesindeki
belirleyici etkisi, verilen taahhütlere uyup uymaması, incelemeye yardımcı olup
olmaması, gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel zararın ağırlığı gibi hususları
dikkate alacağını işaret ederek Yönetmelik koyucuya, “idarî para cezalarının tespitinde
dikkate alınan hususlar”ın nelerden ibaret olabileceğini söylemiş ve adeta bir anlamda
Rekabet Kuruluna yol göstermiştir. Hatta bir adım daha giderek “GİBİ HUSUSLAR”
kavramını getirerek bu hususların tahdidi değil tadadı olduğunu, bu unsurların
çoğaltılabileceğini belirtmiştir. Yasa koyucu bu yolla, son fıkrada belirtilen idarî para
cezalarının tespitinde dikkate alınan hususlar kavramının kapsamının ne olduğunu
5.fıkra ile önceden açıklamış ve bu kavramı son fıkrada yine tekrar ederek, bu ilkelere
göre yönetmelik çıkarılabileceğini söyleyerek, Rekabet Kurulun un çıkaracağı
yönetmeliğin sınırlarını çizmiştir.
Amaçsal yorum (gai yorum) ilkelerinden hareketle yasa koyucunun gerçek amacını
anlamaya çalışırsak, bizce yasa koyucu, yollamada bulunduğu, yukarıda hükmü
açıklanan Kabahatler Kanununun 17 nci maddesin in ikinci fıkrası hükmünün ceza
verilirken öncelikle dikkate alınacağını belirterek, bu hükümde yer alan kanunlarca alt ve
üst sınırı belirlenen idari para cezalarında kullanılacak takdir yetkisinin etkenlerini
(unsurlarını) hatırlatarak ve adeta yönetme lik koyucuya da, bu şekilde yasalarda
cezaların alt ve üst sınırı belirlenebilir, sen yönetmelikle alt ve üst sınır koyamazsın,
sadece bu sınırlar içerisinde karar verirken bazı unsurları dikkate alınabileceği hususlarını
düzenleyebilirsin anlamında yol göstermiştir.
14-29/596-262
25/33
Olayımızda 4054 sayılı yasanın 16.maddesi ile konulan kural, anılan yönetmelikle bir
anlamda değiştirilmekte ve Kurulun hareket alanı daraltılmaktadır. Yasa ile getirilmeyen
ve Yönetmelik Koyucuya ceza miktarlarını ve ceza sınırlarını saptam a konusunda
verilmiş bir yetki olmamasına rağmen, belirli suçlara verilecek cezaların saptanması, para
cezasına yeni bir alt sınır ve yeni bir üst sınır konulması 4054 sayılı yasanın
16.maddesine aykırıdır. Öte yandan, Yönetmeliğin 5/1 -a bendinde; karte ller için yüzde
ikisi ile yüzde dördü, (b) bendinde; karteller dışında kalan diğer ihlaller için, binde beşi ile
yüzde üçü oranında bir ceza öngörülmesi, Yasanın 16/son maddesinde Kurulca
çıkarılması için verilen yönetmelik yetkisi kapsamını ve sınırlarını aşmaktadır. Onu contra
legem hale getirmektedir. Zira yönetmelik ile temel ceza tespiti mümkün değildir. Bu
nedenle yasaya aykırı bulunan Yönetmelik hükümlerine göre ceza belirlenmesinin
olanaklı olmadığı, hukuken sakat olduğu açıktır. Öte yandan bu k arşı oy sahibinin 4054
sayılı yasa ile kendisine verilmiş bulunan yüzde on sınırları içerisinde kalmak kaydıyla,
ağırlaştırıcı ve hafifletici unsurları dikkate alarak ceza miktarını tespit etme yolundaki
takdir yetkisi, daha önce görev yapan ve aynı seviye de olan üyelerin çıkardığı bir
düzenleme ile ipotek altına alınmakta, adeta onların düşünce ve kararlarını devam ettirme
zorunluluğu gibi ve yasaya dayalı olarak özgürce karar vermesini engelleyecek şekilde
asla kabulü mümkün olmayan, hukukla bağdaşmayacak bir durum ortaya çıkarmaktadır.
Bu durumun kabulü asla mümkün değildir.
Bu görüşe karşı bir sav getirilebilir. “Yönetmelik Danıştay’ca iptal edilmediğine göre
hukuken geçerlidir ve zaten verilen cezada yönetmeliğin 6. ve 7. maddeleri uygulanarak
sonuç ola rak cezanın, yasanın öngördüğü alt ve üst sınırlara ulaşmaktadır.’’ Hukukun
genel ilkeleri, hafifletici ve ağırlaştırıcı unsurların bulunmadığı olayda Rekabet Kurulu’nun
anılan yönetmeliğe göre alt ve üst sınır belirleme yönünden bağlı olması karşısında b u
savın bir geçerliliği olamaz.
Öte yandan 2577 sayılı İ.Y.U.K nun 7.maddesinin 4.fıkrasında; düzenleyici işlemin iptal
edilmemiş olması, bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olamayacağı hükmü
karşısında, açık olarak hukuka aykırı olduğuna inand ığımız yönetmelik hükmünün
tarafımızdan da uygulanmasının zorunlu olmadığına inanıyoruz. Bu hükme göre,
Kurul’umuzca tesis edilen kararın İdare Mahkemesi ve Danıştay’ca yapılacak olası bir
yargısal denetiminde de dikkate alınacağı kanısındayız.
26.9.2004 gün ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun “Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi”
başlığı altındaki 2.maddesinde; “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza
verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik
tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.
İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve
ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlan amaz.” hükmü
getirilmiştir.
Yine 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun “Kanunilik İlkesi” başlıklı
4.maddesinde; “Hangi fiillerin kabahat oluşturduğu, kanunda açıkça tanımlanabileceği
gibi; kanunun kapsam ve koşulları bakımından belirlediği çerçeve hükmün içeriği,
idarenin genel ve düzenleyici işlemleriyle de doldurulabilir. Kabahat karşılığı olan
yaptırımların türü, süresi ve miktarı, ancak kanunla belirlenebilir.’ ’ hükmü
bulunmaktadır.
14-29/596-262
26/33
Kabahatler kanunun anılan maddesinin, gerekçesin de; ……….. suçta kanunilik ilkesine
nazaran, kabahatler açısından daha esnek bir sistem kabul edilmiştir. Buna karşılık, ikinci
fıkrada, idari yaptırımlar açısından, cezada kanunilik ilkesine paralel bir hükme yer
verilmiştir……..denilmiş(4), idari ceza huk uku ile ceza hukuku arasındaki kanunilik
ilkesindeki ayrım gösterilmiştir. Ancak her iki hukuktaki kanunilik ilkesinin değişmez ana
kuralı ceza hukukunda suç ile cezanın, idari ceza hukukunda yaptırımın türü, süresi ve
miktarının kanunla belirleneceği kura lıdır. Ayrıca, Anayasamıza göre yasama görevi,
devredilmesi mümkün olmayan bir yetkidir. Bireyin maddî ve manevî varlığı üzerinde
derin etkiler doğuran suç ve cezaların, ancak ulusal iradeyi temsil eden organ tarafından
yapılacak kanunla düzenlenebilmesi, kişi hak ve özgürlüklerine sağlanan en önemli
anayasal güvencelerden birini oluşturur.
Rekabet Kurulu, Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim
Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik’in;
5.maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 2.maddesinin 2.fıkrasına ve Kabahatler
Kanunu’nun 4.maddesinin 2.fıkrasına aykırı olarak 4054 sayılı yasa ile yüzde ona kadar
idari para cezası verilebilmesi hükmünü daraltarak ve bir anlamda sınırlayarak, belli
kabahatlere, belli ceza oranları belirleyerek adeta kendisini Yasa Koyucu yerine
koymuştur. Bu hukuk devletinde asla kabulü mümkün olmayan idari bir davranıştır.
Yönetmelikle, Yasada Bulunmayan Kartel adlı Bir Kabahat Tipi Yaratılmıştır.
Rekabet Hukuku öğretisinde bulunan ancak, 4054 sayılı Yasada terim veya tanım olarak
düzenlenmeyen ‘kartel’ kabahati yaratılmış ve bu kabahat türü için ayrı ve öğretideki
anlamı doğrultusunda daha yüksek bir ceza oranı öngörülmüştür. Oysa, 4054 sayılı
yasanın 4.maddesinde ö ngörülen rekabete aykırı kabahatler rekabeti sınırlayıcı,
anlaşma, uyumlu eylem ve kararlar başlığı altındaki fiillerdir. Öğretide açıklanan kartel
olarak nitelendirilen kabahat te bu kapsama girmekte ve Rekabet Öğretisinde ağır bir
rekabet ihlali olarak kabul edilmektedir. Rekabet Kurulunun, yukarıda belirtilen 4.madede
kapsamına giren öğretideki anlamda kartel kabahati niteliklerini taşıyan bir eylem veya
davranışla karşılaştığında yapacağı, Yönetmelikle böyle bir kabahat tipi yaratmak değil,
verilen yetki doğrultusunda cezanın tespitinde dikkate alınacak hususları dikkate alarak
ceza miktarını daha yüksek belirlemesidir. Başka bir deyişle 4.maddede öngörülen fiiller
arasındaki ayrım Yönetmelikle kabahat tipi yaratılarak değil, cezayı ağırlaştıran veya
hafifleten nedenlerle yapılabilecek ve saptanacak ceza oranları ile yapılabilecek bir
husustur. Bu kabahat tipi yaratma ve bu kabahat tipine ceza oranı belirlenmesi yukarıda
belirttiğim gerekçelerle hukuka açıkça aykırıdır. Kartel kavramı ile ilgili olarak
hukukumuzda geçen tek hüküm Anayasa’mızın 167.maddesinde bulunmakta olup, bu
maddede, “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli
işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonu cu
doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.’’ denilmiştir. 4054 sayılı yasada kartel
kabahatine ilişkin hiçbir hüküm bulunmaması nedeniyle, bu kabahat tipinin yaratılmasına
anılan Anayasa hükmü gerekçe teşkil edemez.
Öte yandan, yukarıda belirtilenlerin dışında anılan Yönetmeliğin hukukun genel ilkelerine
ve Kanuna aykırılıkları bulunmaktadır. Türk hukukunda, 5237 sayılı yeni Türk Ceza
Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte para cezası kalmamıştır. Adli ve İdari Para
cezası kavramları hukukumuza girmiştir. Rekabet Kurulunun verdiği para cezası aslında
(4) Kabahatler Kanunu Hükümet Tasarısı ve Adalet Komisyonu madde gerekçesi
14-29/596-262
27/33
“İdari Para Cezası’’dır. Bu nedenle yönetmelikte geçen para cezası kavramı Türk Ceza
Kanununa ve Kabahatler Kanununa aykırıdır.
Yönetmeliğin Yasaya Aykırı Hükümlerinin Açılacak Olası Bir Davada İptal
Edilebileceği Kanısını Taşıyoruz.
İdare hukuku kurallarına göre Yönetmelik gibi düzenleyici işlemlere karşı iptal davaları iki
halde açılabilmektedir. Yönetmeliklerin yayımlanması üzerine ilgililer tarafından yasal
süre içerisinde iptali için dava açılabileceği gibi, bu düzenlemenin bir idari işleme dayanak
olarak alınıp uygulanması ile menfaatleri haleldar olan kişiler tarafından da işlemle
birlikte, yönetmeliğin ilgili hükümlerinin de iptali yolunda işlemin tabi olduğu dava açma
süresi dava açılabileceği bilinmektedir. Bu nedenlerle ve yukarıda açıklamaya çalıştığım
gerekçelerle, Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hakim
Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik’in;
4054 sayılı yasaya aykırı bulunan ilgili hükümlerinin iptal davasına konu olması halinde
iptal edilebileceği kanısını taşımaktayım.
4054 Sayılı Kanunun 16.Maddesinin İrdelenmesi, Anayasa’ya Aykırılık Sorunu ve
Maddenin Yeniden Düzenlenmesi Gereği.
Yukarıda geniş olarak hükmünü açıkladığımız 4054 Sayılı “Rekabetin Korunması
Hakkında Kanun’un 16.maddesinin 3.fıkrasında; “Bu Kanunun 4,6 ve 7nci maddelerinde
yasaklanmış davranışlarda bulunanlara, ceza verilecek teşebbüs ile teşebbüs birlikleri
veya bu birliklerin üyelerinin nihai karardan bir önceki mali yıl sonunda oluşan veya bunun
hesaplanması mümkün olmazsa nihai karar tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan ve
Kurul tarafından saptanacak olan yıllık gayri safi gelirlerinin yüzde onuna kadar idarî
para cezası verilir.” hükmü bulunmaktadır. Bu hükümle Yasa Koyucu anılan 4054 sayılı
Kanunun 4,6 ve 7.madde de belirtilen rekabet ihlali olarak nitelendirilen kabahatler
hakkında verilecek idari para cezalarında Rekabet Kuruluna geniş bir takdir yetkisi alanı
bırakmış ve % 0-10 oranı arasında ceza takdir edebilmesi konusunda yetki vermiştir.
Daha öncede, açıkladığımız gibi, cezanın takdirinde dikkate alınacak hususlar
konusunda, anılan yasanın 16/5 fıkrası ile Kabahatler Kanununun 17/2 fıkrasına yaptığı
yollamayla birlikte (işlenen kabahatin haksızlık içeriği ile failin kusuru ve ekonomik
durumu) ihlalin tekerrürü, süresi, teşebbüs veya teşebbüs birliklerinin piyasadaki gücü,
ihlalin gerçekleşmesindeki belirleyici etkisi, verilen taahhütlere uyup uymaması,
incelemeye yardımcı olup olmaması, gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel zararın
ağırlığı gibi kavramları getirmiş, yine yukarıda açıkladığımız, 16/son fıkrası ile “gibi”
kavramı ile tadadı olarak bu unsurların çoğaltılması adına “cezanın tespitinde dikkate
alınan hususlar” konusunda yönetmelik çıkarma yetkisi vermiştir. Yönetmeliğin çeşitli
hükümleri ile, cezanın ağırlaştırıcı unsurları olarak; ihlalin süresi, soruşturma kararının
tebliğinden sonra kartele devam edilmesi, İncelemeye yardımcı olunmaması hali, diğe r
teşebbüslerin ihlale zorlanması gibi davranışlar, cezanın hafifletici unsurları olarak
ise, yasal yükümlülüklerin yerine getirilmesi haricinde incelemeye yardımcı olunması,
ihlalde kamu otoritelerinin teşvikinin veya diğer teşebbüslerin zorlamasının bul unması,
zarar görenlere gönüllü olarak tazminat ödenmesi, diğer ihlallere son verilmesi, ihlal
konusu faaliyetlerin yıllık gayri safi gelirler içerisindeki payının çok düşük olması gibi haller
olarak belirlenmiştir.
14-29/596-262
28/33
Sonuç olarak; Rekabet Kurulu rekabet ihlalleri için vereceği nispi idari para cezasını tespit
ederken % 0 -10 oranı arasında kalmak koşulu ile yukarıda yasa hükmü ile belirtilen ve
yine Yönetmelik hükmü ile yasa koyucunun işareti ile çoğaltılan unsurları dikkate alarak
takdir yetkisini kullanacaktır.
Hukuk devleti ilkesi, vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin fiil ve
işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi ifade eder. Hukukî güvenlik ilkesi,
herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum unu ve davranışlarını
buna göre güvenle düzene sokabilmesi anlamına gelir. Bu güvenliğin sağlanabilmesi her
şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin de uyması bağlıdır.
Hukuk devletinin ön şartlarından biri olan hukuk güvenliği ilke si ile bireylerin hukuki
güvenliğinin sağlanması amaçlanmaktadır.
Hukuk güvenliğinin unsurları, hukuki belirlilik ilkesi, öngörülebilirlik ilkesi, eşitlik ilkesi ve
cezaların yasallığı ile hukuksal güvenlik ilkeleridir. Bunun dışında konumuzla doğrudan
ilgisi olmayan kazanılmış hak ilkesi ile geriye yürümezlik ilkeleri de Hukuk güvenliğini
sağlayan diğer en önemli ilkelerdir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik” dir.
Yasal düzenlemelerin nesnel olması, hukuk devletinde yasadan doğan sorumluluğunun
eylem ve olgu, hukuksal sonuç, hak süjesi yönlerinden herhangi bir duraksamaya ve
kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, belli, anlaşılabilir olması en temel ilkedir. Bu
nedenlerledir ki hukuksal güvenliğinin var olduğunun algılandığı otoritenin keyfilikten uzak
olduğunun düşünüldüğü ortamda bireyde davranışlarını hukuka uyarlayabilecek ve
kendine düşen ödevi yerine sorunsuz getirebilecek kamu düzeni ve hukuk devleti ilkesinin
yerleşmesine katkı ile gereksiz uyuşmazlıkların oluşmasının önüne geçilmiş olabilecektir.
Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde,
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını,
bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu bilmelidir
Hukuki belirlilik ilkesi gereği olarak Yasa Koyucu tarafından getirilen kuralın, kuralın
muhatabı kişilerin olağan şartlar altında belirli işlem ve eylemlerin hangi sonuçlar
doğurabileceğini öngörmelerini sağlayacak nitelikte düzenlenmesini gerektirir. Bu ilke ile
kuralın, muhatap kişi bu kuraldaki takdir yetkisinin kapsamını, kendisi tarafından
öngörülemez keyfi tutum ve davranışlardan koruyacak düzeyde açıklıkla anlayacak
şekilde düzenlenmelidir. Bir başka deyişle kuralın hukuki öngörülebilirliği olmalıdır.
Yasa ile getirilen kural, Anayasamızın 10.maddesinde belirlenen eşitlik ilkesine uygun
olmalıdır. Şöyle ki; alt ve üst sınır arasında idareye bırakılan takdir alanı geniş, sınırsız
ve ölçüsüz olmamalı, cezanın belirlenmesinin alt ve üst sınır arasında çok büyük oranda
açılmış bir makas şeklinde makul ve ölçülü olmayan şekilde genişliği, uygulamada,
yorum ve değerlendirme farklılıklarına dayalı olarak eşitsizliğe, haksızlığa ve keyfiliğe yol
açabilecek nitelikte düzenlenmemelidir.
Yasa koyucu, kamu düzeninin korunması amacıyla ceza hukuku alanında hangi
eylemlerin suç sayılacağı ve suç sayılan bu eylemlerin hangi tür ve ölçüde cezai yaptırıma
bağlanacağı konusunda takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, c ezaların yasallığı ve
hukuksal güvenlik ilkelerinin gereği olarak, farklı ve keyfi uygulamalara neden olmamak
için, kabahatler hukukuna uygun geçerli sebepler ve objektif ölçütleri yasada göstermesi
gerekir.
14-29/596-262
29/33
Anayasa Mahkemesi, 17.04.2008 gün ve E.2005/5, K.2008/93 sayılı kararıyla, 3.5.1985
günlü, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesini iptal etmiştir.
İptale konu 42.madde de “Ruhsat alınmadan veya ruhsat veya eklerine veya imar
mevzuatına aykırı olarak yapılan yapının yapı sahibine ve müteahhidine, is tisnalar
dışında özel parselasyon ile hisse karşılığı belirli bir yer satan ve alana 500 000 TL. den
25 000 000 liraya kadar para cezası verilir . Ayrıca fenni mesule bu cezaların 1/5’i
uygulanır.
Birinci fıkrada belirtilen fiiller dışında bu Kanunun 28,33,34,39 ve 40 ıncı maddeleri ile
36 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yükümlülükleri yerine getirmeyen mal
sahibine, fenni mesule ve müteahhide 500 000 TL.den 10 000 000 liraya kadar para
cezası verilir.
Birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen fii llerin tekrarı halinde para cezaları bir katı artırılarak
verilir………………………………………………hükmü bulunmaktaydı.
Anayasa Mahkemesi, yasa ile getirilen kuralın hukuk devleti ilkelerinden olan hukuki
belirlilik, öngörülebilirlik ilkesi ve cezaların yasallığı ile hukuksal güvenlik ilkelerine aykırı
olduğundan bahisle anılan kuralı iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi mezkur kararında;
“3194 sayılı Yasa’nın 42. maddesinde düzenlenen idari para cezaları, imar ve kamu
düzenine aykırı davranışların önlenmesi amacıyla, aray a yargısal bir karar girmeden,
idarenin doğrudan işlemiyle idare hukukuna özgü usullerle kesilen ve uygulanan
yaptırımlardır. Maddenin birinci fıkrasındaki idari yaptırım, idarenin ruhsat alınmadan,
ruhsat veya eklerine veya imar mevzuatına aykırı olarak y apının yapıldığı yönündeki
tespiti ve bu konudaki değerlendirmesine bağlı olarak idarece uygulanmaktadır. Başka
bir deyişle hem cezayı gerektiren eylemin işlendiğini saptamak hem de Yasa’da
gösterilen alt ve üst sınırlar arasında cezanın tutarını belirleme k tamamıyla idari
makamların, belediyeler veya en büyük mülki amirlerin kararlarıyla oluşmaktadır. İtiraz
halinde yargının vereceği karar, onun bu niteliğini değiştirmemektedir. Sonuçları belli
ölçüde genel para cezalarına benzese de tümüyle idari işleme d ayanan bir yaptırımdır.
Yargı organlarının müdahalesi olmadan idarece kararlaştırılmakta ve uygulanmaktadır.
İdari makamların Yasa’nın belirlediği sınırlar arasında cezanın takdirinde esas alacakları
objektif ölçütler Yasa’da gösterilmemiştir. Yasa’yla imar para cezasının alt ve üst sınırları
gösterilmiş, bu alan içinde cezayı uygulama yetkisi idareye bırakılmıştır. İdarelerin hangi
ölçütleri esas alacakları açık, belirgin ve somut olarak Yasa’da yer almamıştır. Yasa kuralı
bu anlamda belirli ve öngörülebilir değildir.
Alt ve üst sınır arasında idareye bırakılan takdir alanı geniş, sınırsız ve ölçüsüzdür.
Cezanın belirlenmesinin alt ve üst sınır arasında elli kat gibi makul ve ölçülü olmayan
şekilde genişliği, uygulamada, yorum ve değerlendirme farklılıklar ına dayalı olarak
eşitsizliğe, haksızlığa ve keyfiliğe yol açabilecek niteliktedir.
Yasakoyucu, kamu düzeninin korunması amacıyla ceza hukuku alanında hangi
eylemlerin suç sayılacağı ve suç sayılan bu eylemlerin hangi tür ve ölçüde cezai yaptırıma
bağlanacağı konusunda takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, cezaların yasallığı ve
hukuksal güvenlik ilkelerinin gereği olarak, farklı ve keyfi uygulamalara neden olmamak
için, imar hukukuna uygun geçerli sebepler ve objektif ölçütleri yasada göstermesi
gerekir.
14-29/596-262
30/33
Cezanın Yasa’da gösterilen sınırlar arasında idarece belirlenmesinde, yapının, taşkın,
heyelan, kaya düşmesi gibi afet alanlarında bulunan, sıhhi ve jeolojik mahsurları olan
veya bunlar gibi tehlikeli durumlar göstermesi nedeniyle imar planlarına vey a ilgili
idarelerce hazırlanmış, onaylanmış raporlara göre yapılması yasak olan alanlara, imar
planlarında umumi hizmet alanlarına, kamu tesis alanlarına ve yapı sahibine ait olmayan
alanlara yapılması; hangi amaçla yapıldığı, büyüklüğü ve konut, ticari, sanayi, otel,
akaryakıt istasyonu gibi niteliği; fen ve sağlık kurallarına aykırılık taşıması; içinde oturacak
veya çalışacak kişiler için tehlike oluşturması; çevresinde ya da aynı bölgede emsal
yapılar için uygulanan imar para cezaları; kente ve çevreye etkisi; bitmiş ve kullanılır
durumda olması gibi ölçütlere yer verilmemiştir.
Bu tür idari işlemlere karşı yargı yolu açık olmakla birlikte, bu güvencenin uygulama
aşamasından sonra ve ancak itiraz yoluyla ortaya çıkacağı göz önünde
bulundurulduğunda, yas a kurallarının yürürlükte olduğu sürece keyfiliği ortadan
kaldırmaya yeterli olduğu söylenemez. Hukuk kuralları, yargının yorumuna ihtiyaç
göstermeyecek ve uygulayıcılar tarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve belirgin olmak,
uygulayıcılara güvence vermek zorundadır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali
gerekir.
Kural iptal edilmiş olduğundan ayrıca Anayasa’nın 10. maddesi yönünden incelenmesine
gerek görülmemiştir.
demiştir.(5)
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız, ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer
nitelikteki kararı ışığında 4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun
16.maddesinin ilgili fıkralarını irdelediğimizde; Yasa Koyucunun bu maddede de, Hukuki
belirlilik, hukuki öngörülebilirlik, e şitlik ilkesi ve cezaların yasallığı ile hukuksal güvenlik
ilkelerine tam uyduğunu söylemek mümkün değildir. Yasa koyucu, bu hükümle cezanın
alt ve üst sınırı arasında Rekabet Kuruluna büyük bir takdir yetkisi bırakmıştır. Yukarıda
açıklanan, iptale konu 42.madde de alt üst sınır cezanın parasal miktarı konularak 50 kat
şeklinde olmasına rağmen, 16.madde de nispi ceza oranı belirlenmiş olmakla bu fark
şimdiye kadar ki uygulamalara göre 10.000 kat şeklindedir ve hatta Rekabet Kurulu bu
katı daha fazla arttırabilme olanağına sahiptir.
Öte yandan, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Rekabet Kuruluna bu alt ve üst sınırlar
arasında idari para cezasını tespit ederken dikkate alacağı hususlar gerek 4054 sayılı
yasa, gerek Kabahatler Yasası ve gerekse Yasa Koyucunun verdiği yönetmelik yetkisi ile
belirlenmiştir. Gerçekten belirlenen unsurlar, alt ve üst sınır arasında bu kadar büyük bir
orandaki farklılık içinde hukuka ve adalete uygun bir şekilde idari para cezasını tespit
etmeye yeterli midir? Biz bu konuda t am yeterlidir diyemiyoruz. Bu durumun, bir başka
deyişle bu maddenin Anayasa Mahkemesi’nin önüne götürülmesi halinde iptal
edilebileceği kuşkusunu taşımaktayım.
(5)http://www.anayasa.gov.tr/index.php?I=manage_karar&ref=show&action=karar&id=2
612&content=
14-29/596-262
31/33
Bilindiği gibi, Rekabet Hukuku 1900 lü yıllarda Sherman yasası ile ilk A.B.D de
doğmuş, 1950 li yıllarda da Avrupa Devletleri bu hukuku kabul etmiştir. Ülkemizde ise
1994 yılında çıkarılan 4054 sayılı yasaya göre Rekabet Kurumu 1997 yılında faaliyetine
başlamıştır. Dünyada epeyce yol alan Rekabet Hukuku, teorik anlamda dahil olmak
ülkemizde, Rekabet Kurumu ile pratik alanda da belirli ve üst bir seviyeye gelmiş
bulunmaktadır. Artık Rekabet Hukukunda da, rekabete aykırı fiiller arasında ayrım
yapılarak kabahat tiplerinin belirlenerek bir ayrıma gidilmesi olanaklıdır. Öte yandan
Anayasamızın 13.maddesinde vücut bulan Ceza muhakemesi hukuku işleminin
yapılması ile sağlanması beklenen yarar ve verilmesi ihtimal dâhilinde bulunan zarar
arasında makul bir oranın bulunmasını, oransızlık durumunda işlemin yapılmamasını
ifade eden ölçülülük ilkesi dikkate alınarak ceza miktarlarının ve kabahat tiplerinin, Yasa
koyucu tarafından yeniden belirlenmesi mümkündür. Ve belirtilen gerekçelerle de zorunlu
olduğu kanısındayım.
Belirtilen nedenlerle, sonuç olarak hukuki belirlilik, öngörülebilirlik ve eşitlik ilkeleri
bağlamında, Yasa Koyucunun gelişen Rekabet hukuku ilkelerini dikkate alıp, kabahat
tiplerinde bir ayrıma giderek, cezada ölçülülük ilkelerini de göz ardı etmeksizin
16.maddeyi yeniden düzenlemesi gerektiği inancındayım.
Yukarıda geniş olarak açıklanan nedenlerle, 4054 Sayılı Kanun’un 16.
maddesinin 3.fıkrası ile “Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile
Hâkim Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına İlişkin
Yönetmelik”in, 5. maddesinin birinci fikrasının (b) bendi ve ikinci fıkrası, üçüncü fıkrasının
(a) bendi hükümleri uyarınca 2008 mali yılı sonunda oluşan ve Kurul tarafından belirlenen
yıllık gayri safi gelirlerinin takdiren % 2,25 oranında olmak üzere; CNR Uluslararası
Fuarcılık ve Ticar et A.Ş. hakkında 740.087,71 TL idari para cezası verilmesine ilişkin
Kurulumuz kararına, anılan bu idari para cezası belirlenirken, 4054 sayılı yasanın
16.maddesi ile birlikte, yukarıda belirtilen Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem
ve Kararlar ile Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Halinde Verilecek Para Cezalarına
İlişkin yönetmeliğin ilgili hükümlerinin uygulanarak temel para cezaları baz alınarak ceza
verildiğinden, Ceza Yönetmeliğinin 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna
aykırı olduğu inancıyla, yönetmeliğin ilgili 5.maddesinin temel para cezasına ilişkin
hükümlerinin uygulanmaksızın, anılan 16.maddeye göre ve Yönetmeliğin diğer
hükümlerinin dikkate alınarak aynı oran ve miktarda ceza verilmesi gerektiğinden
Kurulumuz kararına farklı gerekçe ile katılıyorum.
Reşit GÜRPINAR
Kurul Üyesi
(20.08.2014 tarihli ve 14-29/596-262 sayılı Kurul Kararı)
14-29/596-262
32/33
Kurulun 20/08/2014 Tarih ve 14-29 Sayılı Toplantısında CNR Uluslararası Fuarcılık A.Ş.
hakkında verilen Rekabet Kurulu’nun 13.10.2009 tarih ve 09 -46/1154-290 sayılı Kurul
kararının Danıştay 13. Dairesinin 11.03.2014 tarih, 2010/1453 E., 2014/830 K. sayılı
kararı ile iptal edilmesi üzerine konunun yeniden değerlendirilmesi ile ilgili olarak alınan
kararın 1. maddesindeki “…1. Ankara 13. İdare Mahkemesi tarafından verilen 11.03.2014
tarih ve 2010/1453 E., 2014/830 K. Sayılı kararın gereğinin yerine getirilmes ini teminen
dosyanın temyiz süreci beklenmeksizin görüşülmesi…” kararına aşağıdaki gerekçelerim
nedeniyle karşıyım.
Kurulun, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma veya iptal kararı nedeniyle, işlem dosyasıyla
ilgili olarak yeni kararını 30 gün içinde almak zor unda olmadığı düşünülmektedir. Her ne
kadar 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesi idare mahkemelerinin kararlarının en geç 30 gün
içinde yerine getirileceğini öngörmekteyse de, madde metninde mahkeme
kararlarının icaplarına göre idarece gecikmeksizin yerine getirilmesinden söz
edilmektedir. Madde metninde geçen icaplarına göre ibaresinin doğru anlaşılması
gerekmektedir.
İptal kararlarının yerine getirilmesi ile ilgili olarak literatürde çeşitli durumlara göre bir
ayırım yapılmaktadır. Örneğin; Prof. Dr. Şe ref GÖZÜBÜYÜK iptal kararlarının yerine
getirilmesine dair beş farklı durumdan söz etmektedir. Buna göre;
Kimi iptal kararları kendiliğinden sonuç doğurur. İptal kararının yerine
getirilmesi için idarece herhangi bir işlem yapılmasına gerek yoktur. Örneğin; çıkarılan bir
yönetmeliğin veya verilen bir disiplin cezasının iptali halinde, idarenin başka bir idari işlem
yapmasına gerek bulunmamaktadır.
Kimi durumlarda iptal kararının yerine getirilmesi mümkün olmayabilir. Örneğin; görevden
alınan bir memurun, iptal kararı alınıncaya kadar emeklilik yaşına ulaşması gibi. Bu gibi
durumlarda memurun eski görevine başlatılması imkânı yoktur.
Bazen de iptal kararları aynı nitelikte yeni bir karar alınmasını engellemezler. Örneğin;
idari işlem yetki, şekil gibi usule ilişkin eksikliklerden dolayı iptal edilmişse, idare, kararda
zikredilen eksiklikleri tamamlayarak istediği zaman yeni bir karar alabilir. Bu yeni karar,
etki bakımından eski kararın yerine geçmez ve geriye yürümez ve bu karar da iptal
davasına konu olabilir.
Kimi durumlarda idare, iptal edilen kararın tersine bir karar alma durumundadır. Bu durum
özellikle idari işlemlerin iptalinde ortaya çıkar. Örneğin; idareye yapı izni için yapılan
başvurunun reddine ilişkin iptal kararı üzerine, idare yapı izni verme doğrultusunda yeni
bir karar alma durumundadır.
Kimi durumlarda da, idarenin iptal kararını yerine getirebilmesi için, iptal edilen kararla
ilgili olanların hukuksal durumunda değişiklik yapılması gerekebilir. Örneğin; görevden
alınan ve yer ine atama yapılan genel müdüre ilişkin iptal kararı verilmesi durumunda
idarenin yeni atamayı iptal edip, görevden alma ile ilgili yeni bir işlem yapması gerekir.
(Gözübüyük, Yönetsel Yargı, 2003,16. Bası, Sh. 250-254)
14-29/596-262
33/33
Görüldüğü üzere, idare yukarıda anlatılan son iki durumda en geç otuz gün içinde yeni
bir işlem yapmak zorundadır. İlk iki durumda herhangi bir işlem yapmaması gerekli
iken, üçüncü durumda idare, aynı konuda yeni bir işlem yapma hakkına sahip olup,
bu hakkını otuz gün içinde kullanmak zorunda değildir. İşte, dava konusu olan
Rekabet Kurulu kararları da bu kategorideki işlemler olup, otuz gün içinde iptal kararının
gereğinin yerine getirilmesinden söz edilemez.
Diğer taraftan Kurul’un işbu kararından sonra tarafların ve ayrıca Kurul’un il k kararının
temyiz sürecinin devam etmesi ve daha sonrasında alınacak kararlar üzerine tarafların
ve Kurum’un temyiz sürecine ilişkin olarak alınacak çok sayıda karar olabileceği mümkün
bulunduğundan ve herhalde kanun koyucunun da aynı konu ile hukuk alemi nde çok
sayıda kararın bulunacağı böyle bir sonucu murat etmeyeceği dikkate alındığında Kurul
kararlarının temyiz süreci sonuna kadar beklenmesi ve oluşacak nihai karar sonrasında
nihai işlemin yapılmasının en doğru yol olacağı ve madde metninde geçen icaplarına
göre ibaresinden de bunun anlaşılması gerektiği düşüncesiyle karara katılmamız
mümkün olmamıştır.
Fevzi ÖZKAN
Kurul Üyesi