İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 14. HUKUK DAİRESİ
İSTİNAF KARARI
Taraflar arasındaki ceza koşulu alacağı davasının ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen karara karşı, davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Dairemize gönderilmiş olan dava dosyası incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; Müvekkili ... ile davalı ... .... Şti. arasında akdedilen 23.05.2008 tarihli sözleşme ile müvekkilinin uhdesinde olan ... ili ... ilçesi ... mevkide kain ... ruhsat ... erişim nolu 249,53 hektar 2. ... mermer sahasının işletmesinin davalı tarafa devredilmesi hususunda anlaşma sağlandığını, taraflar arasında akdedilen mezkur sözleşmenin akabinde müvekkilinin, gereği gibi mermer sahasının işletmesini, 28.04.2009 tarihinde ... .... Noterliğinin ... yevmiye numaralı devir sözleşmesi ile davalı tarafa devrettiğini, sözleşmenin 6. maddesinde sözleşme süresinin, ruhsat devri ile başlayacağı ve sözleşmesi süresinin 10 yıl olduğunun hüküm altına alındığını, sözleşmenin 4'üncü maddesinde de sözleşme bitiminde davalı tarafın, işletmeyi yeniden müvekkiline devredeceğini, devretmemesi durumda ise 1.000.000 USD ödemeyi kabul ettiğinin anlaşıldığını, sözleşmenin fiili başlangıç tarihinin 28.04.2009 olduğunu, sözleşme süresinin de on yıl olduğu hususu nazara alındığında sözleşmenin 28.04.2019 tarihinde sona erdiğini, her ne kadar taraflar arasında akdedilen sözleşme 28.04.2019 tarihinde sona ermiş olsa da davalıların işletmeyi yeniden müvekkiline devretmediğini, bu hususa ilişkin olarak arabuluculuk yoluna başvurulmuş olsa da herhangi bir sonuç alınamadığını, davalı şirketler arasındaki bağın organik bağ olduğunu, ... .... Şti.'nin dava dışı ... ve ... tarafından 09.03.2007 tarihinde kurulduğunu, akabinde ...'nın 18.02.2011 tarihinde vefat ettiğini ve şirket üzerinde hisselerinin kanuni mirasçıları olan ... ve ...'ya devredildiğini, sonrasında ... ve ... şirket üzerindeki tüm hisselerini, 04.07.2014 tarihinde ...'nın kardeşi ve ...'nın amcası olan ...'ya devrettiğini, bu devirden kısa bir süre sonra ise ... ve diğer dört ortak tarafından 28.02.2017 tarihinde diğer davalı şirket olan ... Limited Şirketi'nin kurulduğunu, bununla birlikte ... .... Şti.'nin bir nevi ... Limited Şirketi'ne dönüştüğünü ve faaliyetlerine bu isimle devam ettirmeye başladığını, davalı şirketler arasında organik bağ olduğunu kanıtlayan bir diğer hususun ise faaliyet adreslerinin aynı olması olduğunu, bu nedenle 23.05.2008 tarihli mermer sahası işletme devri sözleşmesinin 4'üncü maddesi gereği ödenmesi gereken bedelden ... Limited Şirketi'nin de hukuken sorumlu olduğunu, bu doğrultuda taraflar arasında akdedilen mermer sahasının işletmesi devri sözleşmesinin 28.04.2009 tarihinde başlayıp 28.04.2019 tarihinde sona erdiğini ve sözleşmenin sona ermesine rağmen davalı tarafın işletmeyi yeniden müvekkiline devretmediğinin açık olduğunu, bu nedenle 23.05.2008 tarihli mermer sahası işletme devri sözleşmesinin 4'üncü maddesi gereği 1.000.000 USD'nin, sözleşmenin bitiş tarihi olan 28.04.2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak müvekkiline verilmesini, adli yardım taleplerinin kabulüne karar verilmesini, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalılar üzerine bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili, savunmasında özetle; öncelikle Davacı ...'in aktif / pasif tapu ve araç kaydı sorgulaması yapılmasını, banka hesap hareketleri, kredi kartı harcamalarının tespitini ve hasıl olacak sonuca göre haksız adli yardım kararının kaldırılmasını ve harcın tamamlatılmasını, haksız ve usule aykırı olarak açılmış olan davanın öncelikle husumet ve zaman aşımı nedeniyle, aksi hâlde ise esastan reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin karşı tarafa tahmiline karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda; "...Taraflar arasındaki hukuki ilişkinin tarihsel gelişimi ve sözleşmesel çerçevesi incelendiğinde, başlangıçtan itibaren oldukça karmaşık, birden fazla hukuki enstrümanı aynı anda içeren ve özellikle maden ruhsatı devri, adi ortaklık ilişkisi, ceza koşulu, önsözleşme, resmi şekil ve maden hukukunun emredici normları gibi iç içe geçmiş normatif başlıkların belirleyici olduğu bir hukuki ilişkiler bütünüyle karşı karşıya olunduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, taraflar arasında kurulan sözleşmelerin içeriği, bunların hukuki niteliği, hükümlerinin geçerliliği ve özellikle maden ruhsatının devrine ilişkin beyanların bağlayıcılığı değerlendirilirken, hem Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri, hem 3213 sayılı Maden Kanunu’nun emredici düzenlemeleri dikkate alınmak zorundadır. Bu bağlamda, taraflar arasında 23.05.2008 tarihinde akdedilen sözleşme, mahiyeti itibarıyla adi ortaklık sözleşmesi niteliğindedir. Türk Borçlar Kanunu’nun 620. maddesinde tarif edildiği üzere, adi ortaklık; iki veya daha fazla kişinin emek, sermaye veya mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri bir sözleşmedir. Sözleşmede “kişi unsuru” belirleyici olup, taraflar ortak amaca ulaşma yönünde karşılıklı bağlılık ve işbirliği iradesi gösterirler. Taraflar arasındaki somut sözleşmede bu iradenin açık biçimde ortaya konulduğu; mermer ocağının belirli süre boyunca ... tarafından işletileceği, elde edilen gelirin %45’inin ...’e, %55’inin ise ...’a ait olacağı, on yıllık sürenin sonunda işletmenin ve ruhsatın tekrar davacıya devredileceğinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, taraflar arasında kurulan hukuki ilişkinin yalnızca bir işletme sözleşmesi olmadığı; aynı zamanda mermer sahasının işletilmesi için gerekli ruhsatın ...’a devredilmesi, gelir paylaşımı, ortak yönetim, temsil yetkisi ve on yıllık sürenin sonunda ruhsatın iadesi gibi hükümler nedeniyle tam anlamıyla bir adi ortaklık ilişkisi doğduğu görülmektedir. Davacının mermer sahasına ilişkin ruhsatı 03.07.2008 tarihinde ...’a devretmiş olması da, ortaklığın işletme amacına yönelik hukuki zemini oluşturmuştur. Bu nedenle davacı, hem ortak sıfatıyla hem de ortaklık adına hareket eden müdür sıfatıyla yetkilendirilmiştir. Ancak sözleşmede yer alan ve uyuşmazlığın temel konularından birini teşkil eden 4. madde, yani sözleşme sonunda ruhsatın ...’e devredilmemesi hâlinde ...’ın 1.000.000 USD tutarında ceza koşulu ödeme taahhüdü, hukuki nitelik itibarıyla bir maden ruhsatı devir vaadi içermektedir. Bu devir vaadinin, TBK m. 29 anlamında bir önsözleşme teşkil ettiği açıktır; zira taraflar, ileride maden ruhsatı devrine ilişkin asıl sözleşmeyi yapmayı karşılıklı olarak taahhüt etmektedirler.Bununla birlikte, söz konusu önsözleşmenin geçerliliği, TBK m. 29/2 gereği, asıl sözleşmenin tabi olduğu şekle tabidir. Bu noktada devreye 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 5. maddesi girmektedir. Maden Kanunu’na göre; arama ve işletme ruhsatları, buluculuk ve görünür rezerv geliştirme hakları bölünemez, yalnızca resmi şekle uygun olarak, Bakanlık onayıyla devredilebilir ve devir ancak maden siciline şerh verilmesiyle tamamlanır. Dolayısıyla, maden ruhsatına ilişkin her türlü devir veya devir vaadi, resmi memur huzurunda, kanunda öngörülen şekle uygun olarak yapılmadıkça kesin hükümsüzdür. Bu nedenle, taraflar arasında adi yazılı şekilde düzenlenen 23.05.2008 tarihli sözleşmenin 4. maddesi, yani 1.000.000 USD tutarındaki ceza koşulunu içeren maden ruhsatı devri taahhüdü, resmi şekle uyulmadan akdedildiği için kesin hükümsüzdür. Bir diğer ifadeyle, geçersiz bir asıl borca bağlı olarak düzenlenen ceza koşulu da TBK m. 182 gereği başlı başına hükümsüzdür. Dolayısıyla davacının ceza koşuluna dayanarak talepte bulunabilmesi hukuken mümkün değildir.Buna ek olarak, maden ruhsatının geçerlilik süresinin 22.06.2016 tarihinde dolduğu, davacının hem ortak hem de müdür sıfatıyla yetkili olmasına rağmen, süresinin uzatılması için idareye zamanında başvuru yapmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple maden ruhsatının kendiliğinden sona ermesi bizzat davacının kusurundan kaynaklanmıştır. Kendi kusuruyla ruhsatı sona erdiren davacının, hem ceza koşuluna dayanması, hem de TMK m. 2/1’de yer alan dürüstlük kuralını kendi lehine işletmesi mümkün değildir.
Tüm bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında, sözleşme ilişkisi kapsamındaki adi ortaklık hükümlerinin sona erdiği, maden ruhsatının geçersizleştiği ve ruhsat devrine ilişkin taahhüdün geçersiz olduğu; dolayısıyla taraflar arasında kararlaştırılan ceza koşulunun hukuken talep edilebilir olmadığı anlaşılmakla birlikte öncelikle davalıların zamanaşımı defi'i ile ilgili olarak bir değerlendirlmenin yapılması zorunludur.Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan zamanaşımı hükümleri, sözleşmesel taleplerin hangi süre içinde ileri sürülebileceğine ilişkin temel çerçeveyi belirlemekte ve borç ilişkilerinde hukuki güvenliği sağlamaktadır. TBK m. 146 ve 147 hükümleri, sözleşme türlerine göre değişen zamanaşımı sürelerini düzenlemekte olup özellikle adi ortaklık niteliğindeki hukuki ilişkiler bakımından zamanaşımı süresinin belirlenmesi, öğretide ve uygulamada önemini koruyan bir meseledir. Adi ortaklığın sona erdiği tarihin belirlenmesi, ortakların birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri ceza koşulu, tazminat, hesap verme gibi taleplerin muacceliyeti ve dinlenebilirliği üzerinde doğrudan belirleyici etkiye sahiptir. Somut olayda adi ortaklığın ne zaman sona erdiği ve zamanaşımının hangi tarihte işlemeye başladığı ceza koşulu talebi açısından belirleyici olduğundan, meselenin TBK hükümleri ve Yargıtay yaklaşımı ışığında incelenmesi gerekmektedir.Adi ortaklık, TBK m. 620’de tanımlandığı üzere iki veya daha fazla kişinin ortak bir amaca ulaşmak üzere emek ve mallarını birleştirmeyi üstlendikleri sözleşme olup, sürekli borç ilişkisi doğuran yapısı gereği ortaklar arasında birbirine karşı ileri sürülebilecek talepler ancak ortaklığın sona ermesinden sonra gündeme gelebilmektedir. Bu nedenle TBK m. 147/1-4 uyarınca adi ortaklık ilişkisinden kaynaklanan tüm talepler — kar payı, tasfiye payı, zarar paylaşımı, hesap verme ve ceza koşuluna dayalı talepler dahil — beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Öğretide hâkim görüş, adi ortaklık devam ettiği müddetçe ortakların birbirlerinden bir talepte bulunamayacağı, dolayısıyla zamanaşımı süresinin ortaklığın sona erdiği tarihte işlemeye başlayacağı yönündedir. Bu yaklaşım, Yargıtay’ın yerleşik içtihadıyla da uyumludur.Somut olayda taraflar arasındaki adi ortaklık sözleşmesi belirli süreli olup ortaklığın on yıl süre ile devam edeceği kararlaştırılmıştır. Ortaklığın fiilen ve hukuken sona erdiği tarih 22.06.2016’dır; çünkü ortak amaç olan mermer sahasının işletilmesine ilişkin ruhsatın yürürlük süresi bu tarihte sona ermiş ve ortaklık faaliyetinin devamı objektif olarak mümkün olmamıştır. Bu çerçevede, TBK m. 147/1-4 gereğince beş yıllık zamanaşımı süresi 22.06.2016 tarihinde işlemeye başlamış ve sürenin en geç 22.06.2021 tarihinde dolmuş olması gerekir.Ceza koşuluna ilişkin talepler de adi ortaklık ilişkisinin fer’i niteliğindeki borçlarına bağlıdır. Ceza koşulu, TBK m. 179–182 hükümleri gereğince asıl borca bağlı bir yan edim olup, asıl borç zamanaşımına uğramışsa ceza koşulu da zamanaşımına uğrar. Ayrıca ceza koşulu, borcun ihlal edildiği anda muaccel hale gelmekle birlikte zamanaşımı süresi asıl borcun bağlı olduğu hukuki ilişkinin sona ermesiyle birlikte işlemeye başlar. Dolayısıyla adi ortaklık ilişkisinden doğan ceza koşulu taleplerinin de beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu tartışmasızdır.Somut olayda ceza koşulu, maden ruhsatının sözleşmenin sonunda davacıya iade edilmemesi ihtimaline bağlanmış olup, bu hükmün muacceliyeti ortaklığın bittigi 22.06.2016 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle ceza koşulu talebine ilişkin zamanaşımı süresi de aynı tarihte işlemeye başlamıştır. Davacının ceza koşulu talebini 23.01.2024 tarihinde dava konusu yapmış olması, zamanaşımı süresinin dolmasından yaklaşık iki buçuk yıl sonra talepte bulunulduğunu göstermektedir. Dolayısıyla TBK m. 157 uyarınca, davalının zamanaşımı defi yerinde olup ceza koşulu talebinin zaman bakımından dinlenebilirliği bulunmamaktadır.Açıklanan tüm hukuki değerlendirmeler ışığında, adi ortaklık ilişkisinin 22.06.2016 tarihinde sona erdiği, TBK m. 147/1-4 gereğince beş yıllık zamanaşımı süresinin bu tarihte işlemeye başladığı, sürenin 22.06.2021 tarihinde dolduğu, davacının ise 23.01.2024 tarihinde dava açmak suretiyle zamanaşımına uğramış bir talepte bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle ceza koşulu istemi zamanaşımı nedeniyle artık hukuken ileri sürülebilir nitelikte olmadığından davanın zamanaşımı nedeniyle reddine " gerekçesiyle, zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bu karara karşı, davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
Davacı vekili, istinaf başvuru dilekçesinde özetle; davalılar tarafınca usulüne uygun fesih işlemi yapılmadığını, davalıların sözleşmeden doğan edimlerini yerine getirmediği gibi sözleşmeyi sonra erdirecek usuli işlemleri yapmadığını, müvekkiline devri yaptıktan sonra hiçbir şekilde kâr payı verilmediği gibi sözleşmenin sonlandırılması ile ilgili yazılı/sözlü ihtar da verilmediğini, somut olay açısından zamanaşımının söz konusu olmadığını, aksi kanaat hasıl olması durumunda somut olaya yalnızca TBK'nın 146. maddesinde yer alan genel zamanaşımın tatbik edilebileceğini, bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının usule ve yasaya aykırı olduğunu belirterek, kararın kaldırılmasına ve davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir.
Davalılar vekili, istinafa cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasındaki sözleşmenin adi ortaklık sözleşmesi olduğunu, TBK'nın 147/1.4 hükmü uyarınca bu tür davaların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, ruhsatın süresinin dolmasıyla birlikte sözleşme ilişkisinin 22.06.2016 tarihinde kendiliğinden sona erdiğini, devir sözleşmesinin resmî şekilde yapılmamış olması nedeniyle geçersiz olmasının bir sonucu olarak, sözleşmedeki ceza koşulunun da geçersiz olduğunu, davacının kendi kusuruyla ruhsatı yenilemeyip sözleşmenin sona ermesine sebebiyet vermesine rağmen ceza koşulu talep etmesinin TMK'nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı olduğunu, mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesinin hukuka uygun olduğunu belirterek, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Dava, taraflar arasındaki adi ortaklık sözleşmesinden kaynaklı ceza koşulu alacağının tahsili talebine ilişkindir.İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş; bu karara karşı, yasal süresi içinde, davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur.İstinaf incelemesi, HMK'nın 355.maddesi uyarınca, ileri sürülmüş olan istinaf başvuru nedenleriyle ve kamu düzenine aykırılık yönüyle sınırlı olarak yapılmıştır.
Davacı ile davalı ... .... Şti. arasında 23.05.2008 tarihli sözleşme imzalandığı, sözleşmenin konusunun ...'e ait ... ili ... ilçesi ... Mevkii civarı ... ruhsat nolu 249,53 hektar ... ... mermer sahasının ... Madencilik tarafından işletilmesi işi olduğu anlaşılmaktadır. Davacı tarafca her iki davalı arasında organik bağ olduğu ileri sürülmektedir. Mahkemece akdedilen sözleşmenin mahiyeti itibariyle adi ortaklık sözleşmesi niteliğinde olduğu, somut sözleşmede mermer ocağının belirli bir süre ... tarafından işletileceği, elde edilen gelirin %45'inin ...'e, %55'inin ise ...'a ait olacağı taraflar arasında kurulan hukuki ilişkinin yalnızca bit işletme sözleşmesi olmadığı, aynı zamanda mermer sahasının işletilmesi için gerekli ruhsatın ...'a devredilmesi, gelir paylaşımı, ortak yönetim temsil yetkisi ve on yıllık sürenin sonunda ruhsatın ve maden sahasının iadesi gibi hükümler nedeniyle tam anlamıyla bir adi ortaklık ilişkisi bulunduğu, adi ortaklık ilişkisinin 22.06.2016 tarihinde sona erdiği tespitlerine yer verilmiştir.Taraflar arasında imzalanan sözleşme hükümlerinin incelenmesinde; işin konusunun ikinci madde de düzenlendiği, buna göre ruhsatı davacıya ait mermer sahasının davalı ......Şirketi tarafından işletilmesi olduğunun belirtildiği, ruhsatın ve mermer sahasının ...'a teslim edilmesinden 10 gün sonra işe başlamasının kararlaştırıldığı, sözleşme kapsamının belirlendiği üçüncü madde de ruhsat sahasında doğal taş veya mermer arama ve üretim aşamalarının ve ürünlerin pazarlanmasının ... tarafından yapılacağının ancak tarafların mutabakatı ve davacının talebi halinde davacının payına düşen karın ödenmesinin kararlaştırıldığı, altıncı madde de işin süresinin 10 yıl olarak belirlendiği, yedinci madde de tarafların yükümlülükleri belirlenmiş olup davacının ruhsat devrini gerçekleştirdikten sonra Ocak'ta görev alacak davalı ...'ın davacıyla birlikte hareket edeceğinin ve davalı ...'ın işletmeyle ilgili tüm makine, ekipman ve işletme sermayesi ile ilgili işletmeyi gerçekleştirmesinin kararlaştırıldığı; hesaplaşma ve ödemeler başlıklı sekizinci madde de ise işletme maliyetlerinin ... tarafından karşılanacağı taraflar arasındaki ortaklığın sahada üretilecek doğal taş ve mermerle sınırlı kalacağı, ortaklar arasındaki hesaplaşmanın yıl sonunda yapılacağı, işletme giderleri ve bütün maliyetler düşüldükten sonra kalan karın ortaklar arasında hisseleri oranında paylaşılacağı, davacıya avans ödemelerinin yapılacağı ancak bunun daha sonra kardan düşüleceği, hisse oranlarının dokuzuncu madde de belirlenmiş olup %55'inin davalı ...'a, %45'inin davacıya ait olduğu kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Tüm bu düzenlemeler taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin TBK'nın 620.maddesinde tanımlanan adi ortaklık niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin, sözleşme ilişkisinin adi ortaklık olduğuna dair nitelemesi isabetli bulunmuştur. Anılan adi ortaklık sözleşmesinin dördüncü maddesinde ceza koşulu kararlaştırılmış olup bu maddeye göre sözleşme süresinin bitiminden sonra davalı tarafından maden sahasının ve ruhsatın davacıya devredileceği, davalının bu yükümlülüğüne aykırı davranması hâlinde davacıya 1.000.000,00 USD ceza koşulu ödemeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Eldeki davada davacı, sözleşme süresinin dolduğu 28.04.2009 tarihinde davalı tarafın maden ruhsatını ve maden sahasını davacıya teslim etmekten kaçındığını, böylece sözleşmenin açık hükmünü ihlal ettiğini belirterek, sözleşmenin dördüncü maddesinde düzenlenen ceza koşulunu talep etmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi adi ortaklık sözleşmesidir. Bu sözleşme türünden kaynaklanan alacak talepleri bakımından zamanaşımı süresi TBK'nın 147. maddesinde düzenlenmiş olup, anılan maddenin 1. fıkrasının 4. bendinde bir ortaklıktan kaynaklı taleplerin beş yıllık zamanaşımına tabi olduğu açık hükme bağlanmıştır. İlk derece mahkemesince de zamanaşımı süresi beş yıl olarak kabul edilmiş olup, bu tespit isabetlidir. Davadaki talebin zamanaşımına uğrayıp uğramadığının belirlenmesi bakımından öncelikle zamanaşımı süresinin hangi tarihte başladığının tespiti önem arz etmektedir. TBK'nın 149. maddesi uyarınca, zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Somut olayda sözleşmenin olağan bitim süresinin 28.04.2019 tarihi olduğu anlaşılmaktadır. Zira maden sahasının ve ruhsatın davalıya teslim tarihi olan 28.04.2009 tarihinden itibaren on yıllık sürenin 28.04.2019 tarihinde dolduğu anlaşılmaktadır. Eğer sözleşme ilişkisi devam etmiş olsaydı beş yıllık zamanaşımı süresinin 28.04.2019 tarihinden itibaren hesaplanması gerekecekti. Oysa sözleşmenin konusunu oluşturan maden ruhsatının süresinin, sözleşmenin bitim tarihinden önce yani 22.06.2016 tarihinde dolması ve davacı tarafça ruhsat yenileme işlemlerinin süresinde yapılmaması nedeniyle ruhsatın geçerliliğini yitirmesi olgusunun, adi ortaklık sözleşmesine hukuki etkisinin değerlendirilmesi gerekmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere, adi ortaklığın konusu davacıya ait maden ruhsatı ve bu ruhsat uyarınca maden sahasının işletilmesidir. Bu sahanın işletilebilmesi için davacı tarafça ruhsatın yenileme işlemlerinin yapılması ve ruhsatın geçerliliğinin korunması gerekir. Ruhsatın yenilenmemesi nedeniyle geçersiz hâle gelmesiyle birlikte artık adi ortaklık sözleşmesinin davalı tarafından ifa edilmesi hukuken imkânsız hâle gelmiştir. Yani ruhsatın geçersiz hâle geldiği 22.06.2016 tarihinde ifa imkansızlığı ortaya çıkmış olup TBK'nın 136. maddesinin 1. fıkrası uyarınca borç ilişkisi kendiliğinden sona ermiştir. 22.06.2016 tarihi itibariyle ifa imkânsızlığı nedeniyle sözleşme ilişkisi sona erdiğine göre artık bu sözleşmeye bağlı alacak talepleri bakımından zamanaşımı süresinin de bu sona erme tarihinden itibaren hesaplanması gerekir. Zira hukuken ortadan kalkmış bir sözleşmedeki vade tarihinin yahut muacceliyet tarihinin dikkate alınması mümkün değildir. Bu durumda ilk derece mahkemesince beş yıllık zamanaşımı süresinin 22.06.2016 tarihinden itibaren hesaplanması ve dava tarihi dikkate alınarak davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi isabetli olmuş, davacı vekilinin aksi yönündeki istinaf nedenlerinin reddi gerekmiştir. İlk derece mahkemesince fazladan esasa dair değerlendirmeler yapılmışsa da bu değerlendirmeler adi ortaklık ilişkisinin hukuken sona erdiği tarihin belirlenmesinde önemli olduğundan ve neticede dava zamanaşımı nedeniyle reddedildiğinden, çift gerekçe olarak kabul edilmemiştir. İlk derece mahkemesinin hukuki tespitleri ve vardığı sonuç isabetli bulunmuş, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesinde usule ve yasaya aykırılık görülmediğinden, davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar vermek gerekmiştir. Açıklanan bu gerekçelerle, HMK'nın 353/1.b.1 hükmü uyarınca dosya üzerinden yapılan istinaf incelemesi sonucunda, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair aşağıdaki hüküm verilmiştir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle;
1-HMK'nın 353/1.b.1. maddesi uyarınca, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine,
2-Adli yardım nedeniyle harç yatırılmadığı anlaşılmakla, alınması gereken 732,00 TL istinaf karar harcının davacıdan tahsili ile Hazineye gelir kaydına,
3-Davacı tarafından yapılan kanun yolu giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4-Gerekçeli kararın, Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraf vekillerine tebliğine dair;
HMK'nın 353/1.b.1 maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan istinaf incelemesi sonucunda, 06/03/2026 tarihinde, oy birliğiyle ve temyizi kabil olmak üzere karar verildi.