Taraflar arasındaki davadan dolayı İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 14.06.2023 tarih ve 2021/162 Esas 2023/56 Karar sayılı hükmün istinaf yoluyla Dairemizce incelenmesi davalılar vekili tarafından istenmiş ve istinaf dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için üye ... tarafından düzenlenen rapor dinlenip ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendi.

DAVA: Davacı vekili, müvekkiline ait ''...'' markasının TPK nezdinde kaydedildiğini, bu markanın 5. sınıfta diş hekimliği malzemeleri için 2007/02005 nolu 22.01.2007 başvuru tarihinde alındığını, 24.12.2012’de, 2012/107558 nolu “... başarınız hedefimiz” sloganlı markayı tescillemiş olduğunu, 2019 tarihinde müvekkili ile aynı alanda faaliyet göstermeye başlayan karşı tarafın, markayı birebir aynı olacak şekilde kullanarak müvekkili ile aynı firma olduğu intibaını yaratmakta olduğunu, davalıların, müvekkili şirket adına kayıtlı "..." markasına hukuka aykırı eylemlerinin ve marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet teşkil eden eylemlerinin tespitini ve önlenmesini, davalılardan ...adına tescilli 2019/46471 nolu ''... .'' markasının 3. şahıslara devrinin ve kullanımının önlenmesini, ve kötüniyete bağlı olarak tüm sınıflarda hükümsüzlüğü ile sicilden terkinini, davalılardan ... .. Şti.’nin ticari unvanında bulunan “...” ibaresinin ticaret unvanından terkinini, fazlaya ilişkin tüm talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla müvekkilinin uğradığı zararlar nedeniyle şimdilik 10.000 TL maddi, 10.000 TL manevi tazminatın tecavüz fiillerinin vuku bulduğu 09.05.2019 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, yetki zaman aşımı ve müvekkillerinden ... için husumet itirazlarında bulunduklarını, müvekkili ... .. Şti'nin şirket ağız ve diş sağlığı konusunda sağlık merkezleri, muayenehaneler, laboratuvarlar açmak üzere TTK ve ilgili mevzuata uygun olarak 22.04.2019 tarihinde tescil edildiğini, davacının tanınmış marka olduğu yönündeki iddiasını ....’nun tanınmış marka kriterlerine uygunluğunun bulunmadığını, davacının fiili zarara uğramadığını ve yoksun kalınan kazancının söz konusu olmadığını, manevi tazminat talebi ile ilgili yasal koşulların oluşmadığını belirterek davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacının tescilli markasında bulunan "..." ibaresinin davacı markasının ayırt edici ve esaslı unsuru olduğu, davalı tarafça sonradan tescili yapılan markadaki "..." ibaresinin davacı markasına iltibas oluşturacağı, davacının tescilli markasında bulunan "..." ibaresinin davalı tarafça ticaret unvanında kullanıldığı, bu durumun davacı markasına tecavüz ve davacı aleyhine haksız rekabete neden olacağı bu nedenle davalı ticaret unvanındaki bu ibarenin terkinine karar verilmesi gerektiği, davalı adına tescilli 2019/46471 sayılı markanın benzerlik ve iltibas nedeniyle hükümsüzlük koşullarının oluştuğu, davalının kullanımlarının davacı aleyhine haksız rekabet teşkil ettiği ve bu durum nedeniyle davacının 55.136,77 TL tutarında zararının bulunduğu, bu kullanım ve fiillerin davacının manevi haklarını zarara uğrattığı ve davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği anlaşıldığından davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karara karşı davalılar vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.

Davalılar vekili, mahkemece karara esas alınan 07.03.2023 tarihli bilirkişi raporundaki “taraflar arasında mal ve hizmet benzerliğinin bulunduğu ve ... ibaresinin her iki tarafın marka olarak kullanılmasında işaret, işitsel, görsel anlamsal benzerliğinin bulunduğu ve karıştırma ihtimali yaratacak ve iltibasa yol açacak şekilde olduğu yönündeki görüşlerinin gerçekçi olmadığını, her iki firmanın satışa sunduğu ürünlerin başka tüketicilere hitap ettiğini, müvekkili şirketin ticari unvanı "..." ile başlayan ..., ... . firması ve .... gibi firmalarında faaliyete bulunmaları nedeniyle bazı müşterilerin gerekli araştırmayı yapmadan sadece unvan benzerliği nedeniyle taleplerini farklı şirketlere iletmesinin ticari hayatın doğal akışına uygun olduğunu, yerel mahkemece alınan 22.08.2022 tarihli ilk raporda ise, somut olayda marka hakkına tecavüz ettiği iddia edilen davalı şirketin “...'nin ticaret unvanı 29/04/2019 tarihinde ve mer’i mevzuata uygun olarak tescil edildiği ve tescil edildiği tarihte yürürlükteki mevzuata aykırı olmayan ve davacının markasının fonksiyonlarına zarar verdiği veya kullanım sonucunda davacı markasından haksız bir yarar sağladığı somut delillerle dosya kapsamında ispatlanmayan salt ticaret unvanının kullanımının marka hakkına tecavüz fiili olarak değerlendirilemeyeceğini, davalı ticaret unvanının davacı adına tescilli markadan doğan haklara tecavüz oluşturduğunun kabul edilebilmesi için ticaret unvanının markasal nitelikte kullanılması gerektiği belirtilerek davacı adına tescilli ... markasının, davalılar tarafından yukarıda belirtilen şekillerde ve markasal olarak kullanıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanılamadığı, davalının usulüne uygun olarak ticaret unvanını tescil ettirmesini veya salt ticaret unvanı kullanımının marka hakkına tecavüz fiili olarak değerlendirmenin de mümkün olmadığını, davalıların ticaret unvanı kullanımının unvansal kullanım sınırlarını aşarak davacının markasından doğan hakları ihlal ettiğinin ve davalıların markasal kullanımlarının da ispatlanmadığı ve davalının salt ticaret unvanını tescil ettirmesinin veya ticaret unvanını kullanmasının marka hakkına tecavüz olarak değerlendirilemeyeceğinin belirtildiği, 22.08.2022 tarihli bilirkişi raporundaki davacının markalarından doğan haklarının ihlal edilmediği yönündeki tespitlerinin doğru olduğunu, bu nedenle her iki rapor arasındaki çelişkinin giderilmesi gerektiğini, şirketin ticaret unvanından ... ibaresinin terkinine yönelik yasal koşulların oluşmadığını, ticari unvanı “... “ile başlayan ... ., ... firması ve ... gibi firmaların da faaliyette bulunduklarını, ayrıca davacının tanınmış marka olduğu yönündeki iddiasını ..’nun tanınmış marka kriterlerine uygunluğunun bulunmadığını, dosyada bulunan 07.03.2023 tarihli bilirkişi raporunda davacıya ait ... markasının 20121/07558 sayılı 5 sınıfta tescilli olduğu ve koruma süresinin devam ettiği, davalı ...’e ait 2019/46471 sayılı markanın 5,10,35,44 sınıflarda tescilli olup, koruma süresinin devam ettiğini, önceki tarihli marka nedeniyle sonradan tescil edilen ticaret unvanının terkin edilebilmesi için ayrıca “ticaret unvanının kullanımının markasal nitelikte olması ve marka hakkına tecavüz ve aynı zamanda haksız rekabet teşkil eder boyutta olması” şartının arandığını, davalı şirketin ticaret unvanında ... ibaresinin terkinine yönelik yasal koşulların oluşmadığını, müvekkili ... tarafından yapılan marka başvurusuna yasal süreler içinde itiraz edilmediğini, markalar arasında benzerlik olmadığını, davacı markasının küçük harfle ve el yazısı şeklinde olduğunu, ancak müvekkili tarafından tescili yaptırılan markanın ise büyük harfle ve düz yazı olduğu "... .” şeklinde olduğunu ve renginin ve şeklinin farklı olduğunu, iki marka karşılaştırıldığında ayırt edilebilir ve her iki markanın farklı olduğunun anlaşıldığını, marka benzerliğinin ve taklidinin söz konusu olmadığını, markanın bilinirliğinden faydalanmak isteyen kötü niyetli üçüncü kişi durumunun gerçekleşmediğini, davacının markasının ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle taklit edilmediğini, marka benzerliğinin ve taklidinin söz konusu olmadığını ve tüketicinin karıştırılma ihtimalinin bulunmadığını, markaya tecavüz ve haksız rekabet iddiası ile söz konusu işlemleri durdurma ve maddi manevi tazminat davalarının tecavüz edene karşı açılması gerektiğini, ancak yerel mahkemece müvekkili ...'in de müşterek ve mütelsilen sorumulu olarak gösterildiğini, ...'in diğer davalı ... . Şti.’nin hissedarı olduğunu, “...” markasına tecavüz ve haksız rekabet söz konusu ise bundan .... . Şti'nin tüzel kişi olarak sorumlu olduğunu, müvekkili ...'in şahsi sorumluluğunun bulunmadığını, ...’in bu davada pasif husumet ehliyeti bulunmadığını, davacının şirket olması nedeniyle elem ve üzüntü duymasının söz konusu olmadığını, manevi tazminatın yasal koşulların oluşmadığını, müvekkillerinin kazanç elde etmediğini, davacının zarara uğramadığını, yoksun kalınan kazancının söz konusu olmadığını belirtmiştir.

Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, önlenmesi ve maddi ve manevi tazminat; davalı ... adına kayıtlı 2019/46471 nolu markanın hükümsüzlüğü ile sicilden terkini, davalı şirket ticaret ünvanında bulunan "..." ibaresinin ticaret ünvanından terkini istemine istemine ilişkin olup, ilk derece mahkemesince yukarıda yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dairemizce HMK'nın 355. maddesi uyarınca istinaf nedenleriyle ve resen kamu düzenine ilişkin sebeplerle sınırlı olarak istinaf incelemesi yapılmıştır.
Davacı vekili, davacı adına tescilli olan 2007/02005 ve 2012/107558 numaralı "..." ibareli markaların davalı tarafça 2019 yılından itibaren kullanıldığını belirterek markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti ve önlenmesini, "..." sözcüğünün davalı şirket tarafından ticaret unvanı olarak kullandığını, davalı tarafın markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil eden eylemleri nedeniyle uğradığı zararlar için 10.000,00 TL maddi tazminat, 10.000,00 TL manevi tazminatın davalı taraftan tahsilini ve davalı tarafın ticaret unvanında bulunan "..." ibaresinin sicilden terkinine, davalılardan ...adına tescilli 2019/46471 sayılı markanın hükümsüzlüğüne ve terkinine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece davalı tarafın kullanımlarının marka hakkına tecavüzün yanı sıra haksız rekabet de oluşturduğu benimsenerek tescilli markanın kümülatif olarak korunması cihetine gidilmişse de, bilindiği üzere kümülatif koruma, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını aynı anda taşıması halinde o mevzuatların tamamı ile korunabilmesidir. Yani bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını taşıması halinde hak sahibinin her bir yasal düzenlemeye birlikte dayanarak koruma talebinde bulunması ve mahkemelerce de eş zamanlı olarak her bir mevzuat hükümleri ile hak sahibinin tatmin edilmesidir (Cahit, Suluk/(Rauf, Karasu/Temel, Nal, Fikri Mülkiyet Hukuku, Ankara 2022, s. 20-21; Savaş, Bozbel, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul 2015, s.9)
Diğer bir ifade ile somut davada olduğu gibi markanın izinsiz kullanılmasının hem marka hakkına tecavüz davası, hem haksız rekabet davasına konu edilmesi ve mahkemece de her iki müessese kapsamında taleplerin kabul görmesi kümülatif koruma olarak tanımlanmaktadır.
Tescilli haklar bakımından ise ilke olarak sadece ilgili özel düzenleme uygulama alanı bulacaktır. Bununla birlikte özel düzenlemede haksız rekabete ilişkin hükümlerin uygulanacağına ilişkin açık bir hüküm bulunması halinde yine haksız rekabete dair düzenlemelerin de devreye gireceği tartışmasızdır.
Bu kapsamda, kanun koyucunun haksız rekabete ilişkin olarak eski TTK'dan ayrılması ile kümülatif koruma yönünden tescilli marka ve tasarım ile tescilsiz tasarımın tıpkı faydalı model ve patent hakkı gibi sadece 6769 sayılı Kanun kapsamında korunmasını yeterli bulduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenle artık, 6102 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara dayalı açılan davalarda, tescilli sınai haklar bakımından sadece özel kanun olan 6769 sayılı SMK hükümleri uygulanabilecek olup, TTK'nın haksız rekabet hükümlerinin anılan özel hükümler yanında ve aynı anda uygulanması söz konusu olamayacaktır. Diğer bir ifade ile bu kapsamda kümülatif koruma uygulanmayacaktır (bkz. NOMER/HELVACI/KAYA, s. 356 vd.; ARKAN, SABİH, Ticari İşletme Hukuku, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, 30. Bası, Ankara 2024, s.363).
Bu açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde, davacı marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi taleplerinde bulunmuş, davalı taraf ise kullanımlarının yasal olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Davacının ihlal edildiğini iddia ettiği marka hakkı TPE nezdinde tescilli olup 6769 sayılı Kanun ile getirilen özel hükümlerle haksız rekabet hukukunu da kapsayacak şekilde ve haksız rekabete göre daha üstün koruma getirerek düzenlenmiştir. Davacı bu özel hükümlere de dayanmış olduğundan markanın koruma alanları ile haksız rekabetin koruma alanının kesişmiş olduğu dava konusu olayda yalnızca özel hükümlerin uygulama alanı bulup bulmadığı, özel kanunla birlikte eş zamanlı olarak haksız rekabet hükümlerinin de uygulanmasının gerekip gerekmediğinin araştırılması gerekmektedir.
Yine kabule göre, davacı asıl ve birleşen dava dilekçesinde markaya tecavüzün önlenmesi yanında haksız rekabetin tespiti, önlenmesi, ref'i taleplerinde de bulunmakla, birleşen davada ileri sürülen tespit, men ile maddi ve manevi tazminat talebini tek bir dava içinde talep etmiştir. Davacının davalıya karşı ileri sürebileceği farklı istemlerini tek bir davada isteyebilmesi mümkün olup, bu duruma objektif dava birleşmesi denilmektedir. 6100 sayılı HMK'nın 110. maddesi kapsamında dava yığılması (objektif dava birleşmesi) kapsamında her bir talebin ayrı bir dava olduğu ve ayrı ayrı hüküm ve sonuç doğuracağı açıktır. 04.06.1958 gün 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak tarafların, bu olguları hukuken nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hakimin görevidir. Talep sonucunun açık olmaması durumunda mahkeme, talep sonucunu 6100 sayılı HMK'nın 31. maddesinde düzenlenen hâkimin davayı aydınlatma ödevi kapsamında açıklattırmalıdır. Hâkimin davayı aydınlatma ödevi hâkim açısından bir yetki olduğu kadar zorunlu olarak yapılması gereken bir görev olarak yorumlanmalıdır. Somut olayda markya tecavüzün yanı sıra haksız rekabet yönünden talepte bulunulduğu görülmekle birlikte haksız rekabetin ayrı bir talep olup olmadığı belli değildir. Dolayısı ile mahkemece markaya tecavüz ile haksız rekabetin ayrı ayrı talebe konu edilip edilmediği yönünde açıklama istenilmesi gerekmektedir. Ayrı bir talep olduğunun belirtilmesi halinde haksız rekabetin tespiti, meni ve tazminat istemlerine ilişkin tespit ve men talebine ilişkin ayrı maktu harç, tazminat talepleri yönünden ise ayrı nispi harca tabi olması sebebiyle 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında adı geçen yasanın 30. ve 32. maddelerine göre harcın tamamlatılması yoluna gidilesi için önel verilip sonucuna göre işlem yapılmalı ve harcın tamamlattırılmasından sonra haksız rekabete ilişkin de her bir talep bakımından ayrı ayrı karar verilmesi gerekir. Ancak haksız rekabetin ayrı bir talep olarak ileri sürülmediğinin belirtilmesi halinde ise mahkemece iddianın ileri sürülüş şekline göre davacının ihlal edildiğini iddia ettiği marka hakkının 6769 sayılı Kanun ile getirilen özel hükümlerle haksız rekabet hukukunu da kapsayacak şekilde ve haksız rekabete göre daha üstün koruma getirerek düzenlendiğinin kabulü ile davacının bu özel hükümlere de dayanmış olduğundan patent koruma alanları ile haksız rekabetin koruma alanının kesişmiş olduğu dava konusu olayda yalnızca özel hükümler uygulama alanı bulacak olup, özel hükmün yanında haksız rekabetin uygulanmasını gerektirir herhangi bir kanun hükmü olmadığından, özel kanunla birlikte eş zamanlı olarak haksız rekabet hükümlerinin de uygulanmasının hukuki dayanağı bulunmadığı değerlendirmesi yapılarak somut olayda 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile haksız rekabet hükümlerinin birlikte uygulanmasını gerektiren kümülatif korumanın uygulama alanı kalmadığı gözetilerek haksız rekabetin tespiti, men'i ve ref'ine dair talepler yönünden ret kararı verilmesi gerekirken, herhangi bir değerlendirme yapılmamış olması doğru görülmemiştir.(Yargıtay 11. HD'nin 13.01.2025 tarih ve 2024/1738 E.2025/58 K.14.03.2022 tarih ve 2019/5189 E. -2022/1852 K. 22.04.2021 tarih ve ve 2021/89 E. 2021/3054 K.)
Öte yandan hüküm tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK'nın 186. maddesi uyarınca, tarafların tüm delilleri toplanıp incelendikten ve son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra, hakimin, aynı yasanın 298. maddesi uyarınca, kararı gerekçesi ile birlikte yazması ve hüküm sonucunu 297. maddede öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Ne var ki, uygulamada HMK'nın 294/4. maddesi hükmüne dayanılarak, zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır. İşte bu gibi hallerde, HMK'nın 297. maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara uygun biçimde gerekçeli kararın yazılması zorunludur. Esasen, kısa karar yazıp tefhim etmekle davadan el çekmiş olan hakimin, artık bu kararını değiştirmesine de yasal olanak yoktur. Bir başka ifade ile tefhim edilen hüküm sonucu yanlış da olsa, gerekçeli kararın, tefhim edilen hüküm sonucuna uygun düzenlenmesi gerekmektedir. Yanlışlık ancak temyiz veya istinaf kanun yoluna başvurulması ve bu nedenle kararın Yargıtay tarafından bozulması veya istinaf tarafından kaldırılması halinde düzeltilebilir. Nitekim l0.4.l992 tarihli 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik olmasının bozma nedeni oluşturacağı ve bozmadan sonra yerel mahkemenin önceki kısa kararı ile bağlı olmaksızın çelişkiyi kaldırmak kaydıyla vicdani kanaatine göre karar verebileceği belirtilmiştir. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması yargılamanın aleniyetine, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasa'nın 141. maddesi ile HMK'nın yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum yaratır. Ayrıca anılan husus kamu düzenine ilişkin olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksi düşünce ve uygulama yargının, yargıcın ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
Eldeki dava dosyasında, tefhim edilen kısa kararda davacının "davalı ... adına tescilli 2019/46471 sayılı markanın hükümsüzlüğü ve sicilden terkini" istemi yönünden herhangi bir kararın hükme geçirilmediği, gerekçeli kararda ise davacının talebi yönünden "davalı ... adına tescilli 2019/46471 sayılı markanın hükümsüzlüğüne, sicilden terkinine," cümlesinin hüküm fıkrasına eklendiği, bu şekilde kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki oluşturulduğu anlaşılmıştır.

İstinaf incelemesi yapılabilmesi için delillerin değerlendirildiğini gösterir biçimde usulüne uygun gerekçeli kararın bulunması zorunludur. Mahkemece, dosyada toplanan deliller tartışılıp değerlendirilerek, tefhim edilen hüküm sonucuna nasıl ulaşıldığının, gerekçede açıklanmalıdır. Kararda hiç ya da yeterli gerekçeye yer verilmemesi veya gerekçenin kendi içinde çelişir olması halinde istinaf incelemesi yapılabilecek usulüne uygun bir karar bulunmadığı için delillerin hiç değerlendirilmemiş olduğunun kabulü gerekir. Denetime elverişli ve usul hukunun aradığı niteliklere haiz bir kararın bulunmasının istinaf incelemesi yapılabilmesinin ön şartı olup, bu nitelikte olmayan bir kararla ilgili olarak istinaf denetim ve yargılaması yapılarak bir hüküm verilmesi de mümkün değildir.

İstinaf incelemesi yapılan yukarıda yazılı kararın gerekçesinde, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillere, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesine, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin çelişkili olduğu anlaşıldığından HMK’nın 297. maddesinde belirtilen şekilde ve denetime elverişli gerekçe içerir ve denetlenebilir bir hüküm olduğundan söz edilemez.
Diğer taraftan mahkemece alınan ilk bilirkişi raporu ile sonradan alınan heyet raporu arasında bariz çelişki bulunduğu, mahkemece aralarında sektör bilirkişi, SMMM ve marka uzmanı bilirkişilerin de bulunduğu yeni bir heyetten, söz konusu raporlar arasındaki çelişkiyi giderecek şekilde yeni bir rapor alınmaksızın karar verilmesinde isabet bulunmadığı değerlendirilmiştir.
O halde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-6 maddesi uyarınca istinaf başvurusunun esasa ilişkin hususlar incelenmeksizin kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve kaldırma kararının sebep ve şekline göre sair istinaf itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenenlerle;

1-Davalılar vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-a-6 maddesi uyarınca ESASA İLİŞKİN SEBEPLER İNCELENMEKSİZİN KABULÜNE,

2-İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 14.06.2023 tarih ve 2021/162 Esas 2023/56 Karar sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3-Dairemizin kararına uygun şekilde yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın mahal mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

4-Kaldırma kararının sebep ve şekline göre sair istinaf itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,

5-İstinaf yoluna başvuran tarafından yatırılan istinaf karar harcının istek halinde istinaf yoluna başvurana iadesine,
Dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-6 maddesi gereğince kesin olmak üzere 15.04.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.