Dava, davalı şirkete ait işyerinde Eylül 1997-28/11/2009 tarihleri arasında geçen ve kuruma bildirilmeyen hizmet süresinin tespiti istemine ilişkindir.
Mahkeme, ilâmda belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davacı ve davalılar avukatları tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. Anılan Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.” Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur.Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalı, 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir.Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi yada çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez.Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihi de kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır.
Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2003/21 - 43 Esas, 2003/97 Karar ve 26.02.2003 tarihli kararında ayrıntıları açıklandığı üzere; kural olarak işe giriş bildirgeleri ve ücret ödeme bordroları sigortalının imzasını içermelidir. Sigortalı, anılan belgeleri hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını yada kesintisiz çalıştığını söylememiş ise, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin, aksinin, ancak, eş değer de delillerle kanıtlanması gerekmekte olup tanık sözlerine değer verilemez.
Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında dava konusu somut olayda; davacının talep konusu dönemde 27..4 ve 10..401 sicil sayılı işyerlerinden kesintili hizmet bildirimlerinin ve 31.01.2001 işe giriş tarihli imzalı bildirgenin bulunduğu, bunun dışında kurum kayıtlarında çalışmalarına rastlanmadığının anlaşılması karşısında, davacının, kesintisiz olduğunu iddia ettiği çalışmasının gerçekliği, işin ve işyerinin kapsam ve niteliğiyle süresinin belirlenebilmesi amacıyla; öncelikle davacının şahsi dosyası dahil ilgili tüm belgeler davalı kurumdan; puantaj kayıtları ve ücret tediye bordroları işverenden getirtilmeli, iş bu belgelerden sigortalının imzasını içerenler yönünden imzanın davacıya aidiyeti davacı tarafından kabul edilenler ile inkâr edilip de aidiyeti ehil bilirkişi incelemesiyle saptananlardan yine davacı tarafından hata-hile-ikrah durumu iddia ve ispat edilemeyenler bakımından, işbu yazılı belgelerin aksi eşdeğerde delillerle kanıtlanması için davacıya delilleri sorulmalı; davacının hizmet bildirimlerinin yapıldığı işyerlerinin hangi tarihte yasa kapsamına alındığı sorulmalı, 1997-2009 tarihleri arasında çalışıldığı iddiası karşısında, davalılardan şirketin ticaret sicil kayıtları getirtilerek bu dönemde faal olup olmadığı belirlenip şirket adına kayıtlı başka işyerinin bulunup bulunmadığı, var ise davacının burada geçen çalışmalarının ne olduğu hususlarında vergi kayıtları, muhtasar beyannameler ve vergi yoklama tutanakları araştırılmalı, dosya kapsamında bulunan kurum müfettişliği kayıt inceleme tutanağına dayanak teftiş raporu ve iddianın aksine 31.01.2005 tarihinde işe başladığı, sigortasının hiç yatırılmadığı şeklinde şikayeti içeren dilekçesi dahil tüm teftiş raporları eksiksiz celp edilerek yazılı beyanlar ile davalı şirketin delil listesine ekli sunduğu 30.07.2005 ve 25.08.2009 tarihli dilekçe içerikleri tüm dosya kapsamıyla birlikte değerlendirilmeli, dava konusu dönemde davacı ile birlikte çalışan ve işverenlerin bordrolarında kayıtlı kişiler ile, aynı yörede komşu veya benzeri işleri yapan başka işverenler ve bu işverenlerin çalıştırdığı bordrolara geçmiş kişiler saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı; işçi alacakları dosyası da getirtilerek varsa çelişkiler giderilmeli; sigortalının kayıtlarda gözükmeyen çalışmalarının hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu yöntemince araştırılmalı, tespiti istenen dönemde yargılama sürecinde dinlenen tanık anlatımlarının değerlendirilmesinde, iş yerinin kapsamı, kapasitesi ve niteliği ile tanıkların kurum kayıtlarında görünen hizmet süreleri nazara alınmalı, böylece bu konuda gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.
Kabule göre de; Mahkemece, bir kısım talep yönünden istem reddedildiğinden, davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken, tamamı hüküm altına alınmış gibi davanın kabulüne karar verilerek, kendini vekille temsil ettiren davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmemiş, yargılama giderinin ise paylaştırılmamış olması; Kurumun, taraf olduğu davalarda, 5502 sayılı Yasanın 36. maddesi uyarınca harçtan muaf olduğu gözetilmeksizin, harcı yargılama giderlerine dahil edip davalılardan tahsiline karar verilerek kurumun harçla yükümlü tutulmuş olması ve öte yandan davalılardan şirket unvanına ''... '' eklenmeksizin karar başlığına eksik yazılmış olması, isabetsizdir.
Mahkemenin, yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda araştırma yaparak elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacı ve davalı şirkete iadesine, 25.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.