Davacı, ... imam olarak geçen, Çaldıran ilçesi ... köyünde ki 1985 yılı Nisan ayı ile 1990 yılı Eylül ayı arasında ki çalışmasının tespitini istemiştir.
Mahkemece, hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davada çözülmesi gerekli ilk sorun, davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi mi, yoksa, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununa 2865 sayılı Kanunla eklenen ek 47/c maddesi mi olduğudur.
1-)5434 sayılı Kanunun ek 47/c maddesi ile; halen T.C. Emekli Sandığı iştirakçisi olup, daha önce bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmadan köy, kasaba ve mahalle camilerinde, dernek, vakıf veya köy bütçesinden ücret alarak imam-hatiplik yapanlara, bu görevlerini belirtilen belgelerle tevsik etmeleri koşuluyla borçlanma olanağı tanınmıştır. Daha sonra, 3157 sayılı Kanunun 1. maddesi ile anılan hükümde değişiklik yapılarak, belirtilen belgelerin tevsikinin mümkün olmaması halinde, Diyanet İşleri Başkanlığını temsilen ilgili müftülük hasım gösterilmek suretiyle açılan dava sonunda hizmet süresini belirleyen ve yetkili sulh hukuk mahkemesince verilmiş olan bir kararın yeterli sayılacağı öngörülmüş olup, bu yönde yapılacak araştırmada davacının Emekli Sandığı iştirakçisi olduğu saptanır ise, anılan düzenleme gereği eldeki davada yargılama yapma görevinin Sulh Hukuk Mahkemesine ait olması nedeniyle, görevsizlik kararı verilmelidir.
2-)Davacının, Emekli Sandığı iştirakçisi olmadığı anlaşılır ise, davanın 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi uyarınca açılmış bir hizmet tespiti davası olduğu kabul edilmelidir.
Hal böyle olunca, aynı Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.”Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden kanun ile getirilen süre, doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır. 506 sayılı Kanunun kabul edilip yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla beş yıl olarak öngörülen süre, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunun 5. maddesiyle on yıla çıkarılmış, daha sonra 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunun 3. maddesiyle yeniden beş yıl olarak belirlenmiştir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi yada çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır.
Diğer taraftan, kamu tüzel kişiliklerinin başında Devlet bulunur, Anayasamıza göre ancak Kanunla veya Kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulurlar. Bakanlıklar ise, Devlet kamu tüzel kişiliğinin bir organı olarak davalarda taraf ehliyetine sahip olurlar. Bunun dışında, bazı genel müdürlüklerin, il özel idarelerinin, köylerin ve belediyelerin ve kamu iktisadi teşebbüsler ile bunlara bağlı müesseselerin tüzel kişilikleri vardır.
Husumet konusu kamu düzeni ile ilgili olup, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 116. (mülga HUMK 187.) maddesinde yer alan ilk itirazdan olmadığından davanın her aşamasında ileri sürülebilir. Taraflarca ileri sürülmese dahi gerek mahkemece, gerekse Yargıtay’ca tarafların bu yönde bir savunmasının olup olmadığına bakılmaksızın kendiliğinden göz önünde tutulur.
Somut olayımızda, davanın konusu dikkate alındığında, mahkemece yapılacak iş, Hukuk Muhakemeleri Kanununun "Hakimin davayı aydınlatma ödevi" başlıklı 31. maddesi ile 144. maddesi kapsamında, davacı tarafı dinleyip, davaya konu çalışmanın müftülük nezdinde mi, yoksa köy tüzel kişiliği işverenliğinde mi geçtiğinin belirlenmesi, buna göre husumetin kamu tüzel kişiliği bulunmayan Diyanet İşleri Başkanlığına izafeten Başbakanlık aleyhine mi, yoksa ilgili Köy tüzel kişiliğine mi yöneltilmesi gerektiği saptanmalıdır. Ayrıca, davalı işveren yanında, elde edilecek hükmün sigortalılık hakları yönünden uygulayıcısı konumunda olan yasal hasım durumundaki Sosyal Güvenlik Kurumu'na da husumet yöneltilmesi ve anılan Kurum yönünden de hüküm kurulması gerekir. Yapılacak saptama sonrasında ise, Hukuk Muhakemeleri Kanununun, "Tarafta iradi değişiklik" başlıklı 124. maddesinin 4. fıkrasında, "Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hakim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir..." şeklinde açıklandığı üzere, saptanacak işveren ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na davayı teşmil etmek, davalı olarak katılımı sağlanıp göstereceği deliller de dikkate alınarak, dava hakkında hak düşürücü süreye uğradığı gözetilerek hüküm kurulmalıdır.
Mahkemenin, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar doğrultusunda yargılama yaparak elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve sair hususlar incelenmeksizin hüküm bozulmalıdır.
Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 25.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.