Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 19.02.2009 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil veya tazminat ile alacak istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; tapu ipatali ve tescil istemlerinin reddine, alacak isteminin kısmen kabulüne dair verilen 21.12.2010 günlü hükmün Yargıtayca, duruşmalı olarak incelenmesi ... vekili ve duruşmasız olarak davacı ... vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 04.10.2011 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı ... vekili Av. ... ile karşı taraftan davalı vekili Av....geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Davacı ..., bedelini ödeyerek edindiği, ancak yabancıların taşınmaz edinme yasağı nedeniyle adına tescilini sağlayamadığı dava konusu 2 parsel sayılı taşınmazı davalı adına tescil ettirdiğini, 06.11.2006 tarihli protokole rağmen taşınmazın geri verilmediğini ileri sürerek, 2 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptaliyle adına tescilini, adına tescili olanaklı bulunmadığında ... adına tescilini veya taşınmaz bedeli ile 150.000 Euro cezai şartın davalıdan alınarak davacı ...’e verilmesini istemiş; 07.04.2009 tarihli oturumda da 150.000 Euro cezai şartın sehven yazıldığını belirterek 50.000 TL alacak isteminde bulunmuştur.
Davalı, taşınmazın davacı ...’in gönderdiği paralar ile satın alınmadığını, davacının gönderdiği paralar ile satın alınan taşınmazların ...’a devredildiğini, 06.11.2006 tarihli sözleşmenin inanç sözleşmesi olmadığını, taşınmazın edinilmesinden sonra düzenlendiğini, 150.000 Euro cezai şartın 13 adet taşınmaz için düzenlendiğini, davacı ...’nın aktif dava ehliyeti bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davada dayanılan 06.11.2006 günlü sözleşme tapuda devir tarihi olan 15.09.2003 tarihinden sonraki bir tarihi taşıdığı gerekçesi ile tapu iptali ve tescil isteminin reddine, 3.000 TL alacağın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
Hükmü, davacı ... vekili ile davacı ... vekili temyiz etmişlerdir.
1-Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil; ikinci kademede taşınmaz bedelinin alınması istemlerine ilişkindir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı yada nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolayı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir.Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Sözü edilen bu karar uyarınca inanç ilişkisinin ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul edebilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup,
daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa 6100 sayılı HMK'nun 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince,
Davacının dayandığı 06.11.2006 tarihli belgenin dava konusu taşınmazın tapuda davalı adına tescil edildiği 15.09.2003 gününden sonra düzenlenmesinin bir önemi yoktur. Çünkü, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Bu husus, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.07.2010 günlü ve 2010/14-394Esas 2010/395Karar sayılı ilamında da belirtilmiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının yorum yolu ile genişletilerek bir taraf aleyhine durum yaratılması İçtihadı Birleştirme Kararı ile amaçlanan sonuca uygun değildir. Bu nedenle, işin esası incelenerek sonucuna göre bir karar verilmelidir.
2- HMK 26. maddesi gereğince hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlı olup ondan fazlasına veya başka bir şeye hüküm veremez. Dava dilekçesinde davacının davalıya banka havalesi yoluyla gönderdiği bedellerin tahsilini istemediği, böyle bir istemi yargılama esnasında ıslah yoluyla da ileri sürmediği halde, mahkemece talep aşılarak 3.000 TL alacağın hüküm altına alınması doğru görülmemiştir.
3- HMK'nun 24. maddesi gereğince hakim iki taraftan birinin talebi olmaksızın re’sen bir davayı tetkik ve halledemez. Dava dilekçesindeki başlıkta davacı ... yazılmış ise de, anılan kişinin dava dilekçesinde bizzat veya vekilinin imzası bulunmadığı gibi yargılama sırasında davada vekil aracılığıyla dahi temsil edilmemiştir. ...’un usulünce açtığı bir dava, yargılama esnasında davacı sıfatını gösterir bir işlemi de bulunmadığı halde, mahkemece anılan kişi taraf olarak kabulü ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bozulması gerekmiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (1.) ve (2.) bentler uyarınca davacı ...; (3.) bent uyarınca ... yararına BOZULMASINA, 825 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacı ...’e verilmesine, 04.10.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi