Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 18/12/2018 Salı günü davacı vekili Av. ... ile davalı vekili Av. ... geldiler, Tereke Temsilcisi adına gelen olmadı. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan davacı vekili ile davalı vekili dinlendikten sonra eksiklik nedeniyle iade edilen dosya ikmal edildikten sonra tekrar gelmekle dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Davacı vekili; davacı müvekkilinin eşi ...'ın üzerinde olan ... ili, ... ilçesi, ... köyü ... mahallesi 42 pafta, 2679 parselde bulunan gayrimenkulün tamamını 04/06/2001 tarihinde kızı ...'nın eşi olan damadı davalı ...'na tapuda devrettiğini, bu devrin ...'ın oğlu ...'ın çok fazla miktarda borcu olması, bu yüzden de oğlunun bu borçları nedeniyle bahis konusu yeri satmaması veya oğlunun alacaklılarının buranın üzerine haciz koymamaları için yapıldığını, yani davalı damada yapılan bu işlem her ne kadar tapuda satış olarak görünse de aslında işlemin oğlunun alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla yapılmış muvazaalı bir işlem olduğunu, ...'ın 15/08/2002 tarihinde 70 yaşında vefat ettiğini, geriye mirasçı olarak eşi ..., oğlu ... ve kızı ...'nun kaldığını, davalı damada yapılan devir işleminin, o zaman ...'ın oğlu ...'ın borçları bitince diğer tüm mirasçılara da hakları verilmek şartıyla yapıldığını, sırf ...'ın alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla yapılmış olan muvazaalı bu işlem neticesinde müvekkilinin de miras hakkını alamadığını belirterek muvazaa nedeni ile davalının üzerindeki gayrimenkulün tapu kaydının iptaline ve terekeye döndürülmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; dava konusu taşınmazın, davacının eşi tarafından davalıya satıldığının doğru olduğunu, ancak bu satışın bedelsiz veya muvazaalı olmadığını, taşınmazın satış bedelinin tamamının davacının eşi ...'a ödendiğini, davacının eşinin taşınmazı satmasındaki sebebin, ...'ın çevresine olan ve elden aldığı borçlarının birikmesi ve bunun yanında oğlu olan ...'ın da kredi kartları ve hesapsız harcamalarından dolayı aşırı derecede borçlandığını, ...'ın gerek kendisinin gerekse ...'ın borçlarının altından kalkılamayacak derece artması sonucunda, emekli maaşı dışında hiçbir gelirinin olmaması ve borçlar sebebiyle oluşan huzursuzluğun sona ermesi için dava konusu taşınmazı satma kararı aldığını ve davalı ile görüşerek taşınmazı kendisinin satın almasını söylediğini, dava konusu taşınmazın bedeli mukabilinde davalıya satıldığını ve herhangi bir muvazaanın da söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan delillere göre; davanın kabulüne, ... ili, ... ilçesi, ... köyü, ... mah. 42 pafta 2679 parselde bulunan gayrimenkule ilişkin satış işleminin muvazaa nedeniyle iptaline, tapu kaydının muris ... adına tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, inançlı işlem hukuksal sebebine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
HMK'nın 33. maddesine göre hakim, Türk Hukukunu resen uygulamak zorundadır. Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme hakime aittir. Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile hakim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur.
Somut olayda; iddianın ileri sürülüş biçimi, dava dilekçesinin içeriği ve dosyada mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde, davacı ...’ın eşi muris ... tarafından vefat etmeden önce dava konusu taşınmazı; oğulları ...’ın alacaklılarının buranın üzerine haciz koymamaları için davalı damatları Tahsin’e devrettiğini, davalı damada yapılan bu devir işleminin, o zaman ...'ın oğlu ...'ın borçları bitince diğer tüm mirasçılara da hakları verilmek şartıyla yapıldığını belirttiğine göre; taraflar arasındaki uyuşmazlığın inançlı işlem hukuksal sebebine dayandığı anlaşılmaktadır.
İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Uygulamada mesele, 05/02/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
Hemen belirtilmelidir ki; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alışverişte bulunmaları, satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989. tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK'nin 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.
Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle, "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8/11/1991 tarih l990/4 esas l99l/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda, davacının dava konusu taşınmazın davalı ...’e, muris ...'ın oğlu ...'ın borçları bitince diğer tüm mirasçılara da hakları verilmek şartıyla yapıldığını yani inançlı işlem iddiasını yazılı delil ile ispat edemediği, delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin de dosyaya sunulmadığı anlaşılmıştır. Davacı vekilince; dava dilekçesinde açıkça yemin deliline de dayanılmadığı anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde taşınmazın satım bedeli ile keşfen belirlenen gerçek değeri arasında rakamsal olarak epey bir farklılık bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı ... vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 1.630,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davalıya verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine 27/09/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.