Taraflar arasındaki iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen dosya yönünden ayrı hüküm kurmaksızın davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacılar vekilinin istinaf başvurularının esastan reddi ile davalı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm verilmesine dair davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

Davacılar vekili asıl dava dilekçesinde özetle; ... 'in davalı işyerinde aylık 3.500,00 TL ücrete ilave yemek yardımı aldığını ve 15.02.2010 tarihinde yurt dışında araç üzerinde

geçirmiş bulunduğu zararlandırıcı omay neticesinde vefat ettiğini, iş kazasının meydana gelmesinde davalı işverenin kusurlu olduğunu belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için 1.000,00 TL olmak üzere toplamda 4.000,00 TL maddi tazminat alacağının iş kazasının gerçekleştiği 15.02.2010 tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalıdan alınmasını talep ve dava etmiş, yargılama aşamasında sunduğu ıslah 22.09.2020 tarihli dilekçesi ile bu kez davacılar ... için 198.839,08 TL, ... için 93.429,50 TL, ... için 26.354,53 TL, ....için ise 20.270,34 TL maddi tazminat ile ayrıca ilk kez iş bu dilekçesi ile manevi tazminat isteminde bulunarak davacı ... yönünden 150.000,00 TL çocuklar .....ve ..... yönünden ise 50.000,00 ‘ er TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacılara verilmesini talep etmiştir.

Davacılar vekili birleşen dava dilekçesinde özetle; yargılama aşamasında aldırılan ek hesap raporu ile maddi zararlarının eş ..... ve çocuk .... yönünden yeniden belirlendiği buna göre asıl davada istenen maddi tazminat tutarlarına ek olarak eş .... için 39.369,01 TL, çocuk .... için ise 15.821,72 TL maddi tazminatın davalılardan alınarak iş bu davacılara verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; kazanın iş kazası olmadığım kalp krizi sonucu vefatın gerçekleştiğini, vefat sebebiyle illiyet bağlarının olmadığını beyan ederek davanın reddini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle, iş kazasının oluşumunda davacılar murisinin kusurunun bulunmadığı, davalı işverenin % 50 oranında kusurlu olduğu, bünyesel faktörlerin ise % 50 oranında etkili olduğu kabulünden hareketle davacıların destekten yoksun kalmalarından kaynaklanan davacı eş ile çocuklar ..., .... ve .... yönünden maddi tazminat taleplerinin kabulüne, davacı eş için 50.000,00 TL manevi tazminat ile çocuklar ..., ... ve ... yönünden 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir.

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur.

Davacılar vekili istinaf sebepleri olarak; davaya konu olayda davacılar murisine kusur izafe edilmediğini, bu kusur oranına göre mahkemece hükmolunan manevi tazminat tutarlarının çok düşük olduğunu belirterek; yerel Mahkeme kararının kaldırılarak davacının tüm taleplerinin kabulüne karar verilmesini talep ettiklerini bildirmiştir.

Davalı vekili istinaf sebepleri olarak; *zamaaşımı itirazlarının dikkate alınmadığını, 10 yıllık zamanaşımı süresinin ıslah tarihi ve ek dava tarihi itibari ile dolduğunu, 15.02.2010 tarihinde zamanaşımı süresinin başladığını, asıl davanın da ölüm tarihinden 5 yıl sonra yani 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolmasından sonra açıldığını, *ıslah ile manevi tazminat talebinin yeni bir dava niteliğinde olduğunu, yine ölüm tarihinden sonra 10 yıl sonra talep edilen manevi tazminat talebinde de 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, zamanaşımı itirazlarının dikkati alınmamasının hatalı olduğunu, ıslah dilekçesine karşı süresine zamanaşımı itirazında bulunduklarını, *ıslah dilekçesi ile talep edilmeyen manevi tazminatın ıslah dilekçesi ile istenemeyeceğini, *manevi tazminat talebinin ıslah dilekçesi ile talep

edilebileceği düşünülse dahi manevi tazminat yeni bir dava niteliğinde olduğundan ıslaha karşı zamanaşımı itirazlarının dikkate alınması gerektiğini, *asıl dava ve birleşen davada ayrı ayrı hüküm kurulması gerekirken maddi ve manevi tazminat olarak hüküm kurulmasının hatalı olduğunu, *maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabulüne ilişkin gerekçenin açıklanmadığını, *gerekçeli kararın çelişkili olduğunu, *Mahkeme tarafından davalı şirkete kusur atfedilmesinin hatalı olduğunu, *Mahkeme tarafından müteveffaya kusur atfedilmeksizin hüküm kurulmasının hatalı olduğunu, *Mahkeme tarafından hüküm kurulan tazminat miktarının fahiş olduğunu, hesaplamaya esas alınan ücretin hatalı tespit edildiğini, davacının açmış olduğu başka bir davada tespit edilen ücretin esas alınmasının hatalı olduğunu belirterek; yerel Mahkeme kararının kaldırılarak davacının tüm taleplerinin reddine karar verilmesini talep ettiklerini bildirmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile "Davalı vekili, zamaaşımı itirazlarının dikkate alınmadığını, 10 yıllık zamanaşımı süresinin ıslah tarihi ve ek dava tarihi itibari ile dolduğunu, 15.02.2010 tarihinde zamanaşımı süresinin başladığını, asıl davanın da ölüm tarihinden 5 yıl sonra yani 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolmasından sonra açıldığını ileri sürmüştür.

Davalı vekili, ıslah ile manevi tazminat talebinin yeni bir dava niteliğinde olduğunu, yine ölüm tarihinden sonra 10 yıl sonra talep edilen manevi tazminat talebinde de 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, zamanaşımı itirazlarının dikkati alınmamasının hatalı olduğunu, ıslah dilekçesine karşı süresine zamanaşımı itirazında bulunduklarını ileri sürmüştür.

Davacı vekili, davacıların murisi ... in davalı işverenliğe ait araçta şoför olarak çalışmakta iken 15.02.2010 tarihinde yurt dışında vefat ettiğini, iş kazasının meydana gelmesinde ... işçinin kusursuz olduğunu, kusurun işverende olduğunu belirterek manevi tazminat talep hakkı ve fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile 4.000,00 TL maddi tazminat talep etmiştir.

Birleşen Bakırköy 7. İş Mahkemesinin 2021/52 Esas 2021/26 Karar sayılı dosyasında; davacılar tarafından davalı ... Lojistik Şirketi aleyhine Bakırköy 44. İş Mahkemesinin 2021/41 Esas sayılı dosyasında bilirkişi raporunda tespit edilen tazminat miktarlarına göre bakiye 55.190,73 TL nın davalıdan tahsilinin talep ediliği ve bu davanın 08.02.2021 tarihinde açılmış olduğu, birleşen davanın dava dilekçesinin davalı tarafa 03.05.2021 tarihinde tebliğ edildiği ve davalı vekilinin birleşen dosyaya karşı dosya sunduğu 17.05.2021 tarihli beyan dilekçesinde zamanaşımı itirazında bulunduğu görülmüştür.

Asıl dava 23.06.2015 tarihinde açılmıştır.
Davacı vekili, dosyaya sunduğu 22.09.2020 tarihli ıslah dilekçesinde, toplamda 300.000,00 TL manevi tazminat ve toplam 638.893,45 TL maddi tazminat talebinde bulunmuştur.

Davacı vekilinin ıslah dilekçesinin davalı vekiline 07.10.2020 tarihinde tebliğ edildiği ve davalı vekilinin 16.10.2020 tarihi ıslah dilekçesine beyan dilekçesinde tüm alacak kalemlerinin zamanaşımına uğradığını belirterek itiraz da bulunduğu görülmüştür.

İş kazası sonucu işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146-161 (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 125-140.) maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. İlgili maddeler arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle dava yoluyla

elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 125 inci maddesinde; “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır.
İş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi amacıyla açılan maddi ve manevi tazminat davalarında; zamanaşımı süresi gerek olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 125 inci maddesi ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 146. maddesi gereğince haksız fiilin meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıldır. Uyuşmazlık, bu tür davalarda uygulanmakta olan 10 yıllık zaman aşımı süresinin hangi tarihte başlatılması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere, zamanaşımı failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması demektir. Bedensel zararın gelişim, gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerekir.

Dava konusu olayda, değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı, giderek olayla birlikte zararın öğrenildiği ve zamanaşımının başlangıç tarihinin olay tarihi olduğu ortadadır. Davacıların olay tarihinden hemen sonra Kuruma başvurması, Kurumca olayın iş kazası olarak kabul edilmemesi halinde ise "iş kazasının tespiti" davası açması mümkündür. Davacıların bu konudaki ihmalinin yeni bir hak kazandırması olanaksız olup bu 10 yıllık zamanaşımı süresini yeniden başlatmayacaktır. Davacıların sigortalının ölümü ile sonuçlanan olayının iş kazası olduğunun tespiti için açtıkları ve kesinleşen davanın, tazminat isteminin dayanağı olan hukuki ilişkinin tespitini amaçlamadığından maddi ve manevi tazminat istemli davada zaman aşımı keseceğinin kabulü mümkün değildir. (Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 03.05.2011 tarihli 2010/2685 Esas 2011/4247 Karar sayılı kararı) Yargılama konusu davanın belirsiz alacak davası olarak değil kısmi dava olarak açılmış olduğu, bu yönüyle ıslah dilekçesinden sonra arttırılan miktarlar için zamanaşımı itirazında bulunulabileceği, hal böyle olunca, gerek asıl dava (maddi tazminat) gerekse birleşen dosyaya karşı davalı vekili tarafından beyan dilekçesi ile ve ıslah dilekçesine karşı süresi içerisinde ileri sürülen zamanaşımı def'i kabul edilerek, maddi tazminat talebi yönünden dava dilekçesinde talep edilen miktar dışında artırılan miktarın zamanaşımına uğradığı ve ıslah dilekçesi ile talep edilen manevi tazminat talebinin de zamanaşımına uğradığı, davalı vekilinin bu yönden istinaf itirazının yerinde olduğu anlaşılmıştır. " gerekçeleriyle davacılar vekilinin istinaf başvurularının esastan reddi ile davalı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi hükmünün kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm verilmesine karar verilerek asıl ve birleşen davanın kısmen kabulü ile her bir davacı yönünden 1.000,00 TL maddi tazminat hükmedilmesi ile manevi tazminat ile bakiye maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir .

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

Davacılar vekili sunmuş olduğu temyiz dilekçesi ile istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü itirazlarını yinelemek suretiyle dava konusu edilen alacakların zamanaşımına uğramadığı bu yönde karar veren Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Uyuşmazlık iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107 nci maddesi, 369'uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13,16,20 ve 21 inci maddeleri ile 4857 sayılı İş Kanunu'nun 77 nci maddesi

Somut olayda davacılar vekilince davacılar murisinin 15.02.2010 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası sonucu ölümü üzerine 23.05.2015 tarihinde davanın niteliği belirtilmesizin fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla açmış olduğu maddi tazminat davasında yargılama aşamasında sunduğu 22.09.2020 tarihli dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini arttırdığı ayrıca ilk kez iş bu dilekçesi ile davacılar yönünden manevi tazminat talebinde bulunduğu, alınan 31.01.2021 tarihli rapor ile 22.09.2020 tarihli dilekçesinde belirlenen maddi tazminat tutarlarında artış olması üzerine bir kısım davacılar yönünden 08.02.2021 tarihli birleşen dava dosyası ile bakiye maddi tazminat tutarlarının talep edildiği, ilk derece mahkemesince maddi tazminat tutarlarının talep gibi kabulü ile manevi tazminat tutarlarının ise kısmen kabulüne karar verildiği, kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince kaza tarihi itibariyle 10 yıllık kanunda öngörülen zamanaşımı süresinin geçtiği, davalı vekilince süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu gerekçesiyle dava dilekçesinde talep olunan 1.000,00 TL maddi tazminat taleplerinin her bir davacı yönünden kabulü ile 22.09.2020 tarihli dilekçe ile talep olunan maddi tazminat tutarları ve manevi tazminat tutarlarının reddi ile birleşen dava dosyasında istenen maddi tazminat tutarlarının reddine karar verildiği anlaşılmıştır.

İş kazası sonucu işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146-161 (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 125-140.) maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. İlgili maddeler arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 125 inci maddesinde; “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır.

Öte yandan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı H.M.K. ile eda davası niteliğinde belirsiz alacak davası türü kabul edilmiştir. 107 inci maddeye göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.”

Bu davadaki temel amaç ise alacağın belirsiz olması nedeni ile zamanaşımının tüm alacak için dava tarihi itibari ile kesilmesidir. Kanunun ilgili maddesindeki gerekçeye göre “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir. Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda,

gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa, hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek "etkin hukukî koruma"nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki, miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir. Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle edâ hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur”

Bu doğrultuda H.M.K.'nın 107 ncı maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davasını açabilmesi için alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirlemesinin objektif olarak mümkün olmaması gerekir. Alacak miktarı biliniyorsa ya da bilinebilecek durumda ise böyle bir dava açılamaz. Çünkü bu durumda her davada arandığı gibi hukuki yarar aranacak olup alacak miktarının biliniyor ya da bilinebilecek olması halinde davacının hukuki yararından söz edilemez.

Belirsiz alacak davasında yapılan yargılama sırasında alacağın miktarının tam olarak belirlenmesi ile davacı talebini iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırabilecektir. Alacağın belirli hale gelmesi sonrasında ortaya çıkan yeni talep eksik belirtilirse davacının bundan sonraki yeni artırma isteği iddianın genişletilmesi yasağıyla karşılaşacaktır. Çünkü böylesi bir durumda alacağın belirsizliği değil davacının kendi ihmalinden kaynaklanan bir durum söz konusudur.

Öte yandan HMK`nin 33 üncü maddesine göre Hâkim, Türk hukukunu resen uygulamak zorundadır. Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme ise Hâkime aittir. Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile Hâkim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur.

Bu açıklamalar doğrultusunda, davaya konu iş kazasından kaynaklı tazminat davalarında davacının maddi tazminat alacağının tespiti, yargılama sürecinde taraflarca gösterilecek delillere göre belirlenip hesap edilecek olmasına göre davanın açıldığı tarih itibariyle davacının maddi tazminat alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyecek olması nedeniyle ve hukuki nitelendirmenin Hakime olduğu hususu da dikkate alınarak davayı 6100 sayılı H.M.K’nun 107 nci maddesine dayalı belirsiz alacak davası olarak değerlendirerek dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerin de bu doğrultuda irdelenmesi, sonucuna göre yargılama sürecinde sunulan maddi tazminatın artırılmasına dair istemin de ıslah olarak değil; talep artırım talebi olarak değerlendirilmesi ve buna göre de zamanaşımının dava tarihi itibariyle tüm alacak yönünden kesildiğinin kabul edilerek talep artırıma yönelik dilekçeye yönelik zamanaşımı def’inin reddine karar verilmesi gerektiği açıktır.

Açıklanan nedenlerle; davacılar murisinin 15.02.2010 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası sonucu ölümü üzerine davacılar vekilince 23.05.2015 tarihinde davanın niteliği belirtilmesizin fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla maddi tazminat davası açıldığı, yargılama aşamasında alınan 07.09.2020 tarihli kök hesap raporunun davacılar vekiline tebliğinden önce davacılar vekilince 22.09.2020 tarihli dilekçe ile maddi tazminat taleplerini müvekkillerinin zarar miktarının hesaplandığı beyanıyla arttırıldığı ve rapora itiraz edilmediği, takip eden 19.11.2020 tarihli celsede davacılar vekilinin talep arttırım dilekçesi gibi davanın kabulüne karar verilmesini talep ettiği, davalı vekilince kök hesap raporuna itiraz edilmesi üzerine düzenlenen 31.01.2021 tarihli ek raporda davacılar eş ve çocuk Musa lehine önceki rapordan fazla maddi zarar hesaplandığı, fazladan hesaplanan toplamda 55.190,73 TL maddi zararın

tazmininin ise 08.02.2021 tarihinde açılan birleşen davaya konu edildiği, birleşen dava tarihi olan 08.02.2021 tarihi itibariyle zamanaşımı süresinin dolmuş olduğu, davalı vekilince süresinde birleşen davaya karşı zamanaşımı defi ileri sürüldüğü, davalı tüzel kişi yönünden ceza zamanaşımı sürelerinin uygulanamayacağı dikkate alındığında Bölge Adliye Mahkemesince birleşen dava dosyasının zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi isabetlidir. Kaldı ki kök hesap raporuna davacılar vekili tarafından itiraz edilmemesi nedeniyle kök hesap raporunda belirlenen tutarlar yönünden davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu bu haliyle davacılar eş ve çocuk Musa lehine birleşen davada maddi tazminata hükmedilmesinin mümkün olmadığı belirgindir.
Yine 22.09.2020 tarihli dilekçe ile başvuru harcı yatırılmak suretiyle davacılar vekilinin müvekkileri yönünden ilk kez manevi tazminat talebinde bulunulduğu, davalı vekilinin bu dilekçeye karşı da süresinde zamanaşımı defi ileri sürdüğü, kaza ve manevi tazminat talep tarihi birlikte değerlendirildiğinde Bölge Adliye Mahkemesinin temyiz incelemesine konu kararında manevi tazminat istemlerinin de zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması aynı gerekçelerle isabetli bulunmuştur.

Ancak ne var ki; 23.05.2015 tarihinde açılan asıl dava dosyasının dava dilekçesinde her ne kadar davanın kısmi dava mı yoksa belirsiz alacak davası mı olduğu yönünde bir belirleme yapılmamış ise de dava tarihi dikkate alındığında asıl dava dosyasının niteliği itibariyle belirsiz alacak davası olduğu, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyip talebini arttırabileceği bu haliyle 22.09.2020 tarihli talep arttırım dilekçesi ile talep olunan maddi tazminat tutarları yönünden zamanaşımının söz konusu olmadığı gözetilmeksizin Bölge Adliye Mahkemesince yeniden esas hakkında karar verilirken yazılı şekilde 22.09.2020 tarihli dilekçe ile arttırılan maddi tazminat talebinin zamanaşımına uğradığından bahisle reddine karar verilmiş olması hatalıdır.

Bölge Adliye Mahkemesince yapılacak iş yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda 22.09.2020 tarihli dilekçe ile arttırılan maddi tazminat talepleri yönünden zamanaşımının söz konusu olmadığını göz önünde bulundurmak suretiyle karar vermekten ibarettir.

Açıklanan sebeplerle,

Temyiz olunan, Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,

Davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,

Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgilisine iadesine,

Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

13.03.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.