HÜKÜMLER: İstinaf başvurusunun düzeltilerek esastan reddi kararı
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:
Sanıklar müdafii duruşmalı inceleme isteminde bulunmuş ise de; 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanun'un 94. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 299 uncu maddesi gereğince takdiren duruşmasız olarak yapılan incelemede;
A. Sanıklar ... ve ... Hakkında Nitelikli Yağma Suçundan Kurulan Hükümler Yönünden Yapılan İncelemede;
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulu'nun takdiri ile Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararına göre; suçun sanıklar tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.
Ancak;
Somut olayda,... ile ... arasındaki protokol tarihinin 05.11.2012 olduğu, şikâyetçi vekilinin 30.11.2012 tarihinde sanıklardan ... ve ... hakkında şikâyette bulunduğu, şikâyetçi vekilinin 17.12.2012 tarihli dilekçesinde şüpheliler olarak ..., ... ve ... ve isimini bilmedikleri ancak görünce tanıyacakları ...’in bir diğer oğlu ve kardeşi olarak belirttiği şahıs hakkında şikâyette bulunduğu, katılanın ile sanık ...'e çok sayıda taşınmaz sattığı, sanık ...'in kolluktaki beyanından vekaletinin babası sanık ...'de olması nedeniyle taşınmazların alım satım işlerini sanık ...'nin yürüttüğü, taşınmaz bedellerinin bir kısmının peşin, diğer kısmı için ise çekler karşılığında anlaşıp ... ile ...'in sözleşme yaptıkları, sanıkların sözleşme şartlarına uymamaları nedeniyle katılanın, şikâyetçi ... ile birlikte 02.11.2012 tarihinde şüphelilerin iş yeri adresine gittikleri, sanıkların ...'ü işyerinin ofis kısmına almadıkları, ... ve 4. oğlu olan diğer sanıklarda olup, konuştukları ödemelerin yapılmaması sebebini sanıklara sorduğunda 3. trilyonluk çekleri katılanın getirmesini istedikleri bu teklifin katılan tarafından kabul edilmediği, taşınmazların tapu kayıtlarının geri verilmesini istediği bu görüşmede anlaşma sağlanamadığı, katılanın taşınmazlarını kurtarabilmek için sanıkların istediği piyasaya vermiş oldukları 17 adet toplam 2. trilyon 465 . milyar TL' lik çekleri toplayarak ve yanına alarak 05.11.2012 tarihinde tekrar sanıkların iş yerinde ... ile birlikte geldiği, bu çekleri birinci satışta katılanın sanıklara devir ettiği 18 daire ve 1 dükkan bedeli olarak aldığı, sanıkların katılanın yanında bulunan personeli olan ...'ı iş yerine almayıp dışarıda bıraktıkları, katılanı alıp katılana çekleri getirip getirmediğini sordukları, katılanın getirdiğini söylediği, çekleri vereçeğini ancak iade edilecek gayri menküller için notere gidip, vekalet istediği katılan tarafından çekler sanıklara verildiği notere gitmek istediğinde ...'in "Yeter Ulan senin işin bitti " biz çekleri aldık diyerek belinde çıkardığı tabancayı müştekinin kafasına dayadığı bu esnada Resul Semizinde tabancayı çıkartıp ensesine katılanın dayayarak "bu olayı anlatırsan bizden şikâyetçi olursan bu konuda bahsedersen ailene ve üniversitede okuyan oğluna zarar veririz, hade sen neyse oğlunu alırız" diyerek söyledikleri, katılanın da" hade ulan ne yapacaksanız yapın öldürün" diye söylediği sanıkların, 02.11.2012 günü imzalamış olduğu protokolün altına şikâyetçinin el yazısıyla hiç bir hakkının alacağının olmadığını bütün haklarından feragat ettiğini yazmasını istedikleri, şikâyetçinin silah dayayıp oğlunun tehdit edilmesi sonucu korkarak sanıkların istediklerini yazdığı altını imzaladığı iddia olunmuş ise de;
Alacak iddiasının varlığını kabul için mutlaka alacak davası açılıp ıspatının beklenilmemesi gerekir. Çünkü Cezanın delil anlayışı ile Hukukun delil anlayışı ve kabulü farklıdır. Hukukta şekli gerçeklik hakimdir. Daha ziyada iddia ve ıspata dayanan delil sistemi geçerli olup taraflarca ileri sürülmeyen iddia ve delillerin davanın kabulunde esas alınamayacağı bir gerçekliktir. Oysa Cezada maddi hukuka dayanan bir kabul söz konusudur. Taraflar idda etmese, savunmasa bile maddi gerçeklik her türlü delil incelenip kabulde esas alınmaktadır. Bu nedenle mutlaka hukuka göre ıspat şartı aranmamaktadır.
Dosyaya yansıyan ifadeler ve delillere göre taraflar arasında hukuki bir ilişki ve alacak-borç miktarı konusunda bir tartışmanın varlığı anlaşılmaktadır. Bu durum bile hukuki ilişkiden doğan alacağın kabulü için yeterli olabilir. Bu kabulde sadece şikâyetçinin "borcum yok" demesi de tek başına yeterli olmayacaktır. Şikâyetçi herhangi bir borcum yoktur dese bile dinlenen tanıklar, yazışmalar vs ile sanıklar ile şikâyetçi arasında hukuki bir ilişki olduğunu ve bu ilişki nedeniyle bir araya gelip hesap yaptıklarını anlaşamadıklarını vs gösterir nitelikte ise şikâyetçinin borcum yok demesine itibar edilmeyip hukuki ilişkinin varlığı kabul edilmelidir.
Ayrıca şüpheden sanık yararlanır kuralı ceza yargılamasının en temel kurallarındandır. Yargıtayda yıllardır istikrarlı şekilde bu durumu uygulamaktadır. Hukuki ilişkinin ve borcun varlığı konusunda gerçekten şüpheli bir durum ortaya çıkmış ise şikayetçi yok dese bile sanık lehine yorumlamak uygun olacaktır.
Kısaca özetlersek taraflar arasında soyut ve kendini kurtarmaya yönelik hukuki alacağı isteme iddiasını aşan boyutta bir hukuki ilişki olduğu anlaşılabiliyorsa bunun ispatı hukuki kaidelerine göre ayrıca değerlendirilecektir. Ancak dosyaya yansıyan tüm verilere göre ciddi şekilde ortaklık ve alacak iddiası olduğu, kuru bir iddianın ötesinde ise sanığın eyleminin sabit görülmesi halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 150/1. maddesinde düzenlenen alacağının tahsil amacıyla cebir tehdit hükmünün uygulanması gerekir. Burda bir hukuk mahkemesi gibi ıspat şartı aranmamalıdır.
Bir de alacak zamana yayılmış ve sürekli alıp vermeden kaynaklanan bir alacak ise kuruşu kuruşuna alacak miktarını tespit etmek mümkün olamayacağından, sanığın alacağını almak için hareket ettiği ve aldığı kanaati oluşturacak bir değeri de uygulamak için kabul etmelidir. Yani borçlu kanunen alacağı olduğu ve onu aldığı kastıyla hareket etmiş ise sonradan hesaplanan alacak-borç arasında çok fahiş bir fark olmadığı takdirde 150/1. fıkra uygulanmalıdır.
Şikâyetçi ile sanıklar arasında uzun zamana yayılmış hukuki ilişki bulunduğu aralarındaki hukuki ilişkinin sabit olduğu, çok sayıda daire alım satımı ve buna ilişkin nakiller konusunda anlaşmazlıklar bulunduğu bu anlaşmazlıklar sırasında sanıkların şikâyetçiye karşı alacağını almak amacıyla cebir/ tehdit uyguladıklarının anlaşılması karşısında sanıklar ... ve ... hakkında hakkında 5237 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle nitelikli tehdit suçundan hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde nitelikli yağma suçundan hüküm kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafiinin temyiz istemi bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin açıklanan nedenle Tebliğname'ye aykırı olarak BOZULMASINA,
B. Sanıklar ..., ..., ... Hakkında Nitelikli Yağma Suçundan Kurulan Hükümler Yönünden Yapılan İncelemede;
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere;
"Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir."
Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 38/4. maddesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 6/2. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 11. maddesi) de nazara alınarak,
sanıkların savunmalarında üzerine atılı yağma suçuna ilişkin suçlamayı ısrarla kabul etmemesi, sanıkların olay günü olay yerinde olup olaya karıştıklarına ilişkin katılanın soyut beyanı dışında, hükümlülüğüne yeterli hukuka uygun, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı bir delil elde edilemediğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi de nazara alınarak, sanıkların nitelikli yağma suçundan beraati yerine ile yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi,
Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafiinin temyiz istemi bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin açıklanan nedenle Tebliğname'ye aykırı olarak BOZULMASINA,
5271 sayılı Kanun'un 304/2. maddesi uyarına yeniden incelenmek ve hüküm verilmek üzere dosyanın İstanbul 6.Ağır Ağır Ceza Mahkemesine, bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine,
05.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.