Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davaların reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 31.05.2016 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat ... ile temyiz edilen davalı ... vekili Avukat ..., davalı ... vekili Avukat ... geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı ... vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Asıl ve birleşen davalar, inançlı işlem ve muvazaa hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde bedel isteklerine ilişkindir.
Davacı, asıl ve birleşen davaları ile; davalı ... ile aralarındaki alacak ve borç ilişkisi sebebi ile 01.12.2010 tarihinde imzalanan sözleşme gereğince 13 parça taşınmazdaki payını teminat olarak davalı ...'a devrettiğini, borç ödenince taşınmazların kendisine veya göstereceği kişiye devredileceğinin kararlaştırıldığını, 10 Mayıs 2012 tarihi itibariyle ...'a borcunun kalmadığını ve bu konuda ibraname verildiğini, ...'un 582 nolu parseli, isteği üzerine kendisine, 304,305,310 ve 311 nolu parselleri ise kızı ...'ya devrettiğini, ancak diğer taşınmazları mazeretler ileri sürerek iade etmediğini, yaptığı araştırmada 578 ve 580 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını 17.05.2012 tarihinde davalı ...'e, 599 parsel sayılı taşınmazdaki payını 16.02.2012 tarihinde davalı ...'e aktardığını öğrendiğini, anılan davalıların, ...'un eskiden beri tanıdığı, durumu bilen ve bilmesi gereken kişiler olduklarını, onlara yapılan temliklerin de muvazaalı olduğunu ileri sürerek, 6,365,792,788 ve 520, nolu parsellerin tapu kayıtların iptali ile adına tesciline, diğer davalılara devredilen taşınmazların da tapu kayıtlarının iptali ile adına tesciline, mümkün olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalarak ayrı ayrı 50.000.-TL'nin yasal faizi ile birlikte davalı ...'tan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı ..., iddiaları kabul etmediğini, çekişme konusu taşınmazları satın aldığını, İlçe Tarım Müdürlüğündeki bir kısım işlemleri için davacının oğluna boş kağıda imza atarak verdiğini, anılan kurumda bulunan bir dilekçedeki imzanın kendisine ait olmadığını, davacının, oğlundan boş olan ve imzasının bulunduğu belgeyi alarak 01.12.2010 tarihli belgeyi düzenlendiğini belirterek asıl ve birleşen davaların reddini savunmuştur.
Davalı ..., iddiaların doğru olmadığını, dava konusu taşınmazı toplam 324.900.-TL bedelle satın aldığını, köyüne uzak taşınmazları satıp dava konusu yerleri satın aldığını, satış bedeli ile önce taşınmazlar üzerindeki ipotek ve haciz borçlarını ödeyip kalanını ...'a verdiğini, satıştan önce ...'u tanımadığını, davalı ..., davacı ile davalı ... arasındaki olayları bilmediğini, iyiniyetli 3. kişi olduğunu, dava konusu yeri 394.000.-TL bedelle satın aldığını, tapuda değerin düşük gösterildiğini, ödemenin çekle yapıldığını belirterek davanın reddini istemişlerdir.
Mahkemece, davanın inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olduğu, davacının dayandığı 01.12.2010 tarihli belgedeki imza, davalı ...'a ait olsa da yazıların onun eli ürünü olmadığı, anılan davalının, davacının oğluna imzalayarak boş olarak verdiği kağıdı rızasına aykırı olarak doldurulduğu, davacının iddiasını ispat edemediği, birleşen davanın davalıların da iyiniyetli oldukları ve onlara yapılan satışların gerçek olduğu gerekçesi ile davaların reddine karar verilmiştir.
Davacının çekişmeye konu 520,599,792 ve 788 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını, dava dışı 304,305,310 ve 311 parsel sayılı taşınmazlardaki payları ile birlikte 02.12.2010 tarihinde, 6,365,578 ve 580 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını ise 29.12.2011 tarihinde ipotekli ve hacizli olarak davalı ...'e satış suretiyle temlik ettiği, ...'un da 578 ve 580 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını hacizli ve ipotekli olarak 17.05.2012 tarihinde birleşen dava davalısı ...'e, 599 parsel sayılı taşınmazdaki payını ise 16.02.2012 tarihinde birleşen dava davalısı ...'e satış suretiyle aktardığı kayden sabittir.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Uuygulamada mesele, 5.2.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Somut olaya gelince; davacının sunmuş olduğu 01.12.2010 tarihli ''Sözleşme'' başlıklı, altında davacı ile davalı ...'un imzasının yeraldığı adi yazılı belgenin 5.2.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanan, inançlı işlemin belgesi niteliğinde olduğu, 10.05.2012 tarihli ''Belgedir'' başlıklı yine davalı ...'un imzasının bulunduğu adi yazılı belgenin de, taraflar arasındaki borç ilişkisinin ''ödeme belgesi'' olduğu tartışmasız olup, bu belgeler altındaki imzaların davalı ...'un eli ürünü olmadığı anılan davalı tarafça açıkça inkar edilmediği gibi, ... Kurumu Fizik İhtisas Dairesi tarafından düzenlenen 05.11.2013 tarihli raporda da açıkça; anılan belgelerdeki ... isminin altındaki imzaların davalı ...'ün eli ürünü olduğu bildirilmiştir.
Hemen belirtmek gerekir ki; her ne kadar davalı ..., davacının dayandığı belgelerin, davacının oğluna başka bir işte kullanılmak üzere imzalayarak boş olarak verdiği belgelerin üstünün doldurulması suretiyle oluşturulduğunu iddia ederek bu konuda dava dışı bir kısım belgelere dayanmış ve Mahkemece, davalının dayandığı, dava dışı bir kısım dilekçelerdeki imzaların davalı ...'un eli ürünü olmaması sebebi ile ...'un savunmasına itibar edilerek sonuca gidilmiş ise de; ...'un, açığa attığı, diğer bir söyleyişle beyaza attığı imzasının iradesine aykırı olarak doldurulduğunu aynı kuvvette bir belge ile ispat etmesi gerektiği tartışmasızdır. Ne var ki, bunun aksi, aynı kuvvette bir belge ile ispat edilebilmiş değildir.
Öte yandan; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla TMK'nin 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyiniyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK'nin 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.
Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle, "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarihli l990/4 esas l99l/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda; birleşen davalar bakımından mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin hükme yeterli olduğu söylenemez.
Şöyle ki; taşınmazların, davalılar ... ve 'ya devir tarihlerinde üzerilerinde bulunan haciz ve ipotekleri hangi tarihte kim veya kimlerin ne şekilde ödediklerinin araştırılmadığı, davalı ...'in delil listesinde bildirdiği banka hesabındaki hareketleri gösterir dökümlerin ilgili bankadan getirtilip incelenmediği, taşınmazları hangi tarihlerde kimin ne şekilde tasarruf ettiğinin, birleşen davalılar ve ...'in hangi tarihten itibaren taşınmazları tasarruf etmeye başladıklarının, öte yandan davacı ile davalıların birbirlerini tanıyıp tanımadıklarının tanıklardan etraflıca sorulmadığı, parsellerin tarım destekleme primlerini, kimin hangi tarihten beri aldığının araştırılmadığı, ödemeyi çek ile yaptığını savunan davalı ...'nın ibraz ettiği çeke konu hesabın kime ait olduğu, ibraz edilen çek sebebi ile kime ödeme yapıldığının ilgili bankadan sorulup denetlenmediği, ödeme yapılan hesap sahibi ile davalı ...'nın bağlantısının olup olmadığı üzerinde durulmadığı görülmektedir.
Hâl böyle olunca, asıl davaya konu davalı ... adına kayıtlı 6-365-792-788-520 nolu parseller bakımından iptal-tescil isteğinin kabul edilmesi, birleştirilen davalara konu 578,580 ve 599 parsel sayılı taşınmazlar bakımından yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, bu konuda tarafların gösterdikleri evrak arasına yansıyan tüm delillerin eksiksiz toplanması, bir kısım tanıkların; taşınmazların ve ...'e satışı sırasında, davacının oğlu ...'nın yerleri gösterdiği, pazarlık sırasında onun ve davacının bir kısım akrabasının hazır oldukları yönündeki anlatımları ile taşınmazların gerçek değerleri ile akitlerdeki değerler arasında aşırı fark bulunması yönündeki olgu da değerlendirilerek, taşınmazların davalı ...'a inanç sözleşmesi kapsamından devredildiğinin sabit olması sebebi ile, son kayıt maliki olan davalılar ... ve 'nın bu durumu bilen veya bilmesi gereken kişi konumunda olup olmadıklarının, TMK'nin 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanıp yararlanamayacaklarının kuşkuya yer bırakmayacak saptanması, anılan davalıların durumu bilen veya bilmesi gereken kişi konumunda bulunduklarının belirlenmesi halinde tapu iptal ve tescil isteğinin kabul edilmesi, aksi halde, davacının terditli olarak davalı ...'tan istediği bedel bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik inleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.
Davacı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 31.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.