Esastan red
Taraflar arasındaki iş kazalarından maddi ve manevi tazminat istemli davadan dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir.
Kararın süresi içerisinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz başvurusunda bulunulmuş olmakla; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
Davacı vekili dilekçesinde özetle; davacının davalı yanında cam işleme personeli olarak çalışırken 28.07.2016 tarihinde kaldırmış olduğu camın kırılması sonucu sağ kolundan yaralanmak suretiyle iş kazası geçirdiğini beyanla 1.000 TL maddi ve 30.000 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılamanın devamında maddi tazminat istemini 246.943,16 TL'ye artırmıştır.
Davalı vekili dilekçesinde özetle; davacının geçirdiği iş kazasının kendi kusurundan kaynaklandığını, davacının tüm tedavi masraflarının davalı işveren tarafından karşılandığını, kazada işverenin kusuru bulunmadığını beyanla davanın reddini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle; SGK müfettiş raporunda davalı işverenin %90 oranında, davacı işçinin ise %10 oranında kusurlu olduğunun tespit edildiği, dosya kapsamında bilirkişi tarafından tanzim olunan rapor ile SGK müfettiş raporunu doğrular mahiyette tespit yapıldığı ve davacı işçinin %10, davalı işverenin %90 oranında kusurlu olduğunun tespit edildiği, raporun da bu haliyle SGK müfettiş raporu ile uyumlu ve denetime de elverişli olduğu, iş bu kusur raporu esas alınarak değerlendirme yapıldığı, dosyanın incelenmesinde taraflar arasında ücret hususunda ihtilafın bulunmadığı, ücretin asgari ücret seviyesinde olduğu, SGK tarafından davacı işçinin sürekli iş göremezlik oranının %22 olarak belirlendiği ve başkasının bakımına muhtaç olmadığı anlaşılmakla davacının hesap edilen tazminat alacağı gözetilerek maddi tazminat isteminin tam kabulü ile 246.943,16 TL maddi tazminat ile tarafların kusuru, davacının iş görmezliğinin sürekli oluşu, bünyede gerçekleşen maluliyetin miktarı, kazanın davacının bünyesinde bıraktığı tahribat ile davacının tedavi sürecinde ve sürekli iş görmezlikten kaynaklı hayatının geri kalanında uğrayacağı elem ve özellikle davacının sağ elinin bilek kısmında, herkesçe görünebilen bölümünde görsel anlamda farklılık oluşması hususları birlikte değerlendirildiğinde manevi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 20.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 28.07.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; kazanın meydana gelmesinde kusurlarının bulunmadığını, kazanın davacının ifade tutanağında beyan ettiği üzere kendi kusuru ve dikkatsizliğinden kaynaklandığını, beyanında taşıdığı camın ebatlarının normalden büyük olduğunu, taşıma esnasında kaldırılması gereken paleti kaldırmadıklarını, güvenli bölgeden geçmediğinden ayağının takıldığını beyan ettiği, çalışanların işveren talimatlarına uymadığını, kusur raporuna itirazlarının değerlendirilmediğini, raporun SGK tahkikat raporunun birebir aynısı olduğunu, keşif yapılarak rapor alınması gerektiğini, hükmedilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu ileri sürmüştür.
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle; dosya kapsamı, dosyadaki yazı, bilgi ve belgeler, kanuni gerektirici sebepler, dosyadaki delil durumuna göre kusur oranının ve buna göre tazminat miktarlarının belirlenmesinde hatalı bir yön bulunmadığı anlaşıldığından İlk Derece Mahkemesi kararına karşı davalı vekili istinaf itirazlarının esastan reddine dair karar verildiği anlaşılmıştır.
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
Davalı vekili dilekçesinde özetle; davacının kollukta kendi kusurlu eylemiyle kazaya sebep verdiğini kabul etmesinin dikkate alınmadığını, davacının cam taşıdığı esnada arkadaşları ile konuştuğu ve taşıma yolunda bulunan paleti işin az kaldığı bahane edilerek kaldırmaması nedeniyle dikkat ve özen mükellefiyeti ihlal edilerek acele davranarak kazanın gerçekleştiği, kusur oranının tespiti açısından Adli Tıp Kurumundan rapor alınması gerektiğini, illiyet bağının davacı eylemi ile kesildiğini, mahallinde keşif yapılmadan SGK müfettişi raporuna itibarla kusur oran ve tayinin hatalı olduğunu, hukuki dinlenilme hakkının ihlal edildiğini, hükmedilen manevi tazminatın fazla olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
Uyuşmazlık, iş kazası neticesinde iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.
"Temyiz incelemesinin kapsamı" açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369,370 ve 371 inci maddeleri, "dava yığılması (objektif dava birleşmesi)" açısından aynı Kanun'un 110 uncu maddesi, "Tazminat miktarının tayin ve tespiti" açısından kaza tarihi itibariyle yürürlükte olan kanun hükümleri gözetildiğinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 417 ve 114 üncü maddeleri delaletiyle 49,50,51,52,53,54,55 ve 56 ncı maddeleri, "Olayın iş kazası olarak tespiti ile SGK yönünden sonuçları" için 5510 sayılı Kanun'un 13,16,19,20 ve 21 inci maddeleri, " İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin alınacak tedbirler" açısında işyerinin nitelik ve kapsamına göre 4857 sayılı İş Kanun'u 77 nci maddesi ile 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanun'u maddeleridir.
A) Davalı vekilinin manevi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1.Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.
2.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 110 uncu maddesi kapsamında dava yığılması (objektif dava birleşmesi) kapsamında her bir talebin ayrı bir dava olduğu ve ayrı ayrı hüküm ve sonuç doğuracağı açıktır.
3. İlk Derece Mahkemesince davacının 30.000,00 TL'lik manevi tazminat isteminden 20.000,00 TL'lik kısmın kabulüne karar verildiği, davalı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin 29.09.2022 tarihli kararıyla istinaf başvurularının esastan reddine karar verildiği, Bölge Adliye Mahkemesi karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 107.090,00 TL’lik kesinlik sınırı altında kaldığı anlaşıldığından temyiz eden davalı taraf vekilinin temyiz itirazlarının kesinlikten reddine karar verilmiştir.
B)Davalı vekilinin maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, özellikle dosya kapsamında toplanan delil durumuna ve temyiz kapsam ve nedenlerine göre; kusur oran ve aidiyetinin tespiti ile maddi tazminat alacağının hesabı noktasında verilen kararın Dairemizce benimsenen ilkelere uygun olmasına göre davalı vekilinin bu hükme yönelik tüm temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir.
Açıklanan sebeplerle;
1. Davalı vekilinin manevi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazlarının miktardan REDDİNE,
2.Davalı vekilinin maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazlarının reddiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
3. Aşağıda dökümü yapılan harcın davalıdan tahsiline,
4. Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
23.01.2024 tarihinde karar verildi.
Anayasa'nın 90 ıncı maddesiyle iç hukukun bir parçası hâline gelen ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşme niteliğinden dolayı kanunlar karşısında öncelikli konumda olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Yargısal temel haklar açısından Sözleşme’nin en önemli hükümleri 6 ncı maddede düzenlenen “ adil yargılanma hakkı” ve 13 üncü maddede düzenlenen “ etkili bir hukuki yola başvurma” hakkıdır. Sözleşme’nin 6 ncı maddesinde düzenlenen ve adli mekanizmanın işleyiş ve organizasyonunda bireye bir dizi usuli güvence sağlayan bir haklar bütünü olan adil yargılanma hakkı, usul hukukuna ilişkin koruma mekanizması içermesiyle bir adalet standardı oluşturur. (Billur Soydan Yaltı –Vergi Dünyası Dergisi)
Adil yargılanma hakkı ve etkin başvuru imkânını yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir yargı sisteminde istinaf ve temyiz yolları kabul edilmişse bunların adil yargılanmanın gereklerine uygun olarak işletilmesi gereğine vurgu yapmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, iç hukukta kanun yolunun öngörülmesi hâlinde, bu yola başvuru hakkının etkili bir biçimde kullanabiliyor olması gerektiğini kabul eder. Aksi halde Mahkemeye erişim hakkının ihlali ortaya çıkar.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa'da tanınan bir hakkın ihlal edildiğini iddia eden herkes mahkemeye erişim hakkına sahiptir. Mahkemeye erişim hakkı Türk Hukukunda bütün uyuşmazlıklarda korunması gereken bir haktır.
Mahkeme hakkı, hak aramak için mahkeme önüne gidebilme imkanının gerçekten, fiilen ve etkili bir biçimde mevcut olmasını gerektirir. Mahkeme hakkı sadece hukuken öngörülen sınırlamaların değil, fiilen öngörülen sınırlamaların da kaldırılmasını gerekli kılar. Bununla beraber mahkeme hakkı mutlak bir hak olarak görülmemektedir. Devlet bu konudaki düzenlemesini yaparken bir takdir alanına sahiptir. Mahkeme haklarına getirilen sınırlamalarda meşru bir amaç gütmeli, hakkın özünü zedeleyecek şekilde olmamalı, güdülen amaçla orantılı ve ölçülü olmalıdır.
Anayasa Mahkemesine göre, usul kurallarının hukuki güvenliğin sağlanması ve yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi sonucu adaletin tecelli etmesine hizmet etmek yerine, davaların yetkili bir mahkeme tarafından görülmesi bakımından bir çeşit engel haline gelmeleri durumunda, mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiş olacaktır.
Anayasa Mahkemesi, “… öngörülen koşulların açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yorumlanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yoluna başvurma haklarını kullanamadığı takdirde mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini…” kabul etmektedir.
Anayasa ile güvence altına alınan hukuki korunma hakkı (36 ncı madde) yalnızca şekli bir yargılama yapılmasını değil, bunun yanında adil ve doğru bir yargılamayı da gerektirmektedir. Adil yargılamanın teminatlarından biri de kanun yollarıdır. (Tolga Akkaya – Modern Usul Hukukunda İstinaf)
Mahkeme kararlarının hukuka uygunluğunun bir üst mahkeme tarafından denetlenmesi Anayasal bir gerekliliktir.
Anayasa Mahkemesine göre de mahkeme hakkı sadece İlk Derece Mahkemesine başvurmayı değil temyiz yoluna başvurmayı da kapsar.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341 inci maddesinde ilk derece mahkemesi kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilen kararlar, HMK’nın 361 inci maddesinde; bölge adliye mahkemelerinin temyiz edilebilen kararları, 362 nci maddesinde ise bölge adliye mahkemelerinin temyiz edilemeyen kararları düzenlenmiştir.
HMK’nın 373/4 maddesi gereğince, Yargıtayın bozma kararı üzerine, ilk derece mahkemesince bozmaya uygun karar verildiği takdirde bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir.
Bu gibi hallerde, ilk derece mahkemesi kararlarına karşı istinaf yolu mevcut olmayıp, sadece temyiz yoluna başvuru mümkündür.
İlk derece mahkemesince yanlış ve hatalı kararlar verilebilmektedir. Bu hataların giderilebilmesi ancak kanun yoluna başvuru ile mümkün hale gelir. Kararın aleyhine olduğunu düşünen taraf kararın denetlenmesini ve düzeltilmesini kanun yoluna başvurarak isteyebilir. Kanun yolları hakimin yapabileceği hatalar karşısında taraflara tanınmış yasal bir güvencedir.
Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesi ile iki aşamalı kanun yolu sistemi söz konusu olmakla birlikte, HMK’nın 373/4 üncü maddesi kapsamına giren ilk derece mahkeme kararlarında sadece temyiz yoluna başvuru mümkün olup, kanun yoluna incelenmesinde yüksek parasal sınırın uygulanması halinde çok sayıda dosyada ilk derece mahkemesi kararına ilişkin kanun yolu incelemesi mümkün olmayacaktır. Bu ise hak arama özgürlüğünün ağır ihlali anlamına gelir.
Hukuk davalarında asıl olanın her karar için denetim yoluna açık olmasıdır. Ancak HMK’da öngörülen parasal sınırların uygulanması gerektiği de açıktır.
HMK’da, bölge adliye mahkemesi kararları için öngörülen parasal sınırın, ilk derece mahkemesi kararları için uygulanması, yasanın lafzına ve ruhuna aykırıdır.
Mahkemeye erişim hakkı, kanun yoluna başvuru hakkını da içerir. Böylesi bir uygulama adil yargılanma hakkına, mahkemeye erişim hakkına ve hak arama özgürlüğüne aykırılık teşkil eder.
Yargıtayın temyiz incelemesi yapıp ilk derece mahkemesi kararını bozmasından sonra bozma üzerine verilen kararda temyiz incelemesi yapılması, mahkemeye erişim hakkının bir gereğidir.
HMK’da, ilk derece mahkemesince verilen kararların temyiz edilmesi halinde kesinlik sınırının tespitine dair açık bir hüküm bulunmadığından, HMK’nın 341/2 nci maddesindeki düzenlemenin dikkate alınması gerekir. Kanun yolu başvuru sınırlarının başvurulacak kanun yoluna göre değil, kararı veren mahkemeye göre belirlenmesi gerekir. Hukuk Genel Kurulunun 24.06.2021 tarihli, 2021/4-307 Esas, 2021/833 Karar sayılı, 05.07.2023 tarihli, 2023/2-191 Esas, 2023/703 Karar sayılı kararlarında da bu husus vurgulanmıştır.
Kanunda açık bir hüküm bulunmayan yoruma açık tartışmalı konularda hakkın engellenmesi değil, hakkın yoluna açan bir uygulamanın geliştirilmesi gerekir.
Aksi halde bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle iki aşamalı kanun yolu sistemi uygulanan ülkemizde, istinaf inceleme sınırının çok üzerinde, ancak temyiz sınırının altında kalan çok sayıda ilk derece mahkemesi kararı esasa ilişkin hiçbir denetim yapılmadan kesinleşecek hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkı engellenmiş olacaktır.
Açıkladığım nedenlerden dolayı; ilk derece mahkemesi kararlarına ilişkin temyiz yolu başvurusunda, HMK’nın 341/2 nci maddesindeki düzenlemenin ve parasal sınırın uygulanması gerektiği, bölge adliye mahkemesi kararlarına ilişkin HMK’nın 362 nci maddesindeki parasal sınırların uygulanması halinde, ilk derece mahkemelerinin çok sayıda kararının hukukiliğinin denetlenme imkanı ortadan kalkacağından, çoğunluğun temyiz talebinin miktardan reddine ilişkin kararına katılmıyorum.