Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kabulüne karar verilmiştir.
Mahkeme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili kurumun sigortalısı ...'in 04.08.2007 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucunda vefat ettiğini, kaza sebebiyle ölenin hak sahiplerine müvekkili tarafından 120.800,24 TL masraf ve ödeme yapıldığını, Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/200 esas sayılı dosyasında davalının yargılandığını ve cezalandırılmasına karar verildiğini, kurum tarafından hak sahiplerine ödenen miktardan davalının sorumlu olduğunu belirterek fazlaya ilişkin talep hakkı saklı kalmak üzere 120.800,24 TL'nin olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davlıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde; yetkili mahkemenin İzmir İş Mahkemeleri olduğunu, dava konusu kazanın 04.08.2007 tarihinde meydana geldiğini, dava tarihi itibarıyla 2 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, davacı tarafından ödeme yapıldığına dair belge sunulmadığını, yapılan hesaplamanın yanlış olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemenin (İş Mahkemesi sıfatıyla) 15.07.2014 tarihli, 2009/417 Esas ve 2014/503 Karar sayılı karar ile; ölenin hak sahiplerine bağlanan aylığın peşin sermaye değerinin 01.07.2008 tarihi itibarıyla 102.801,47 TL olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 102.801,47 TL tazminatın 01.07.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Mahkeme kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 17.01.2017 tarihli, ilamıyla; "Yukarıdaki açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmeye göre; 5434 sayılı Kanun hükümlerince bağlanan davaya konu aylık nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan tahsili, 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğundan, uyuşmazlığın çözümünde ne 506 sayılı Kanun ne de 5510 sayılı Kanun’un uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu durumda sözü edilen 101’inci madde hükümlerine göre sınırlı yetki ile donatılmış İş Mahkemesi görevli değildir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesine göre kimler aleyhine idari yargıda dava açılabileceği açıklanmış olup, gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişileri hakkında idari yargı yerinde dava açılamayacağı ve dava konusu uyuşmazlığın çözümünde genel mahkemelerin görevli olduğu nazara alınarak görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yazılı şekilde işin esasına girilerek karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, taraf vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır." gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla, olayları anlatmanın tarafların yükümlülüğünde davayı nitelendirmenin hakimin yükümlülüğünde bulunduğu, davanın bu nedenle dava dilekçesinde değinildiği gibi rücu alacağına ilişkin değil 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesi gereğince destekten yoksun kalma tazminatına yönelik olduğu, ...'in mirasçılarının davalıya yönelik herhangi bir destekten yoksun kalmaya yönelik taleplerinin olmadığı, bu durumda davacı ... Kurumunun doğrudan doğruya davalılara yönelik dava açmaya haklarının olduğu, davalı taraftan tahsil edilen miktarın bir kısmının davacı kurum sandığında kalması gerekeceğinden harici olarak dava dışı ... mirasçılarının ceza dosyasında dava açmayacaklarına dair beyanlarının davacı ... etkilemediği, davacı kurumun dava açma hakkının bulunduğu, davacı kurumun tahsil ettiği miktarın bir kısmını sandığa kaydedip bir kısmını da hak sahiplerine ödeyeceği, hak sahiplerine fazladan ödenen bir miktar var ise bu miktarın sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre değerlendirilebileceği, davacı kurumun ıslah talebinde bulunmadığı, davalı tarafın %100 kusurlu olduğunun bilirkişi raporu ile sabit olduğu, dosya kapsamında hüküm kurmaya elverişli aktüreya hesap bilirkişisinin raporuna göre destekten yoksun kalma tazminatının belirlendiği ancak talebi bağlı kalınarak hüküm kurulması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne, 120.800,24 TL tazminatın kaza tarihi olan 15.05.2008 tarihinden itibaren işleyecek ve hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
A. Temyiz Yoluna Başvuran
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; dava konusunun gelir ödemesinden kaynaklı olarak meydana gelen Kurum zararının tahsiline ilişkin olduğunu, kararda Kurum zararının tahsilinin faiz başlangıç tarihi olarak 15.08.2008 tarihi olarak belirlendiğini, kaza tarihinin 04.08.2007 tarihi olduğunu, faiz başlangıç tarihinin 04.08.2007 tarihi olması gerektiğini ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
Davalı vekili temyiz dilekçesinde; müteveffanın eşinin tüm zararının müvekkili tarafından karşılandığını, kurumun rücu hakkı bulunmadığını, müvekkili tarafından ödeme yapılmasına rağmen davacının ödemesi gereken miktarın rücu edilmesinin kabul edilmediğini, davacı tarafından müteveffanın eşine ve çocuklarına yapılan ödemelere ilişkin belge sunulmadığını, bu nedenle talep edilen tutarı kabul etmediklerini, müvekkilinin kusuru belirlenmeden ödenen miktarın rücusuna karar verilmesinin mümkün olmadığını, kaza tarihi itibarıyla 5434 sayılı Kanun'un uygulanması gerektiğini, 5434 sayılı Kanun kapsamında yapılan ödemelerin rücuya tabi olmadığını, meydana gelen kazada müvekkilinin %100 kusurlu olduğuna dair kabulün yerinde olmadığını, kaza sırasında müteveffanın emniyet kemerinin takılı olmadığını, ölüm olayının da bu nedenle meydana geldiğini, 5510 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesine göre gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısının kusur oranında rücu edilebileceğini ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
Uyuşmazlık, 04.08.2007 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucunda vefat eden sigortalının hak sahiplerine yapılan ödemelerin 5434 sayılı Kanun kapsamında rücuen tazmini istemine ilişkindir.
6217 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla halen uygulanmakta olan1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 427 vd maddeleri, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun 129 uncu maddesi.
1. Davanın yasal dayanağı olan 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun 129 uncu maddesinde; "Vazifeleri içinde veya dışında herhangi sebeple zarar görmüş veya tehlikeye düşmüş ve bundan dolayı adi malül durumuna girmiş iştirakçilerin veya bunlardan ölenlerin, dul ve yetimlerinin; sebep olanlar aleyhine açacakları davaları Sandık dahi kovuşturmaya ve bu davalara üçüncü şahıs olarak girmeye ve dul ve yetimler tarafından dava açılmamış ise bunu doğrudan doğruya açmaya yetkilidir. Dava sonunda para tazminatı da alınırsa bundan kovuşturma için yapılan masraflarla birlikte emekli, adi malüllük, dul ve yetim aylıkları bağlanan hallerde bu aylıkların beş yıllığı; (Toptan ödeme) yapılan hallerde de bunların toplamının yarısı Sandıkça alınarak, varsa, geri kalanı ilgililere ödenir. Sebep olanlar iştirakçi ise ve bunlara bu Kanuna göre Sandıklarca herhangi adla olursa olsun ödeme yapılacaksa istihkakları dava sonuna kadar hükmolunacak tazminata karşılık olmak üzere ödenmez" hükmü yer almaktadır.
Hukuk Genel Kurulunun; 03.02.2010 tarih ve 2010/10-20 esas, 2010/58 karar sayılı ilamı ile 23.02.2000 tarih ve 2000/4-103 ve 2000/124 sayılı ilamlarında da belirtildiği üzere; bir borcu yerine getiren kimsenin alacaklının haklarına halef olabilmesi için halefiyetin kanunda açıkça öngörülmüş bulunması gerekir. Kanunda açıkça öngörülmediği sürece bir halefiyetin doğması mümkün değildir.
5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun 129 uncu maddesininin ikinci fıkrasında, sınırlı da olsa bir rücu hakkının tanındığı kabul edilmelidir. Diğer taraftan, 25 Nisan 1978 gün ve 16269 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 06.03.1978 gün ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurul Kararında da belirtildiği gibi ölenin bakmakta olduğu veya ileride bakacağı sayılan kişilerin yoksun kaldıkları zararın, diğer bir deyişle destekten yoksun kalma tazminatının saptanmasında TC Emekli Sandığınca bağlanan gelirlerin indirilmemesi görüşü benimsenmiş olup, sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararının, 129 uncu maddenin ikinci fıkrasının açık hükmü gereğince Sandığın yaptığı masrafları Kanunda yer alan çerçevede tahsil edebileceği açık olduğuna göre, uygulamada kullanılan “Emekli Sandığı tarafından bağlanan gelirlerin rücuya tabi olmadığına” ilişkin ifadenin, belirtilen Kararda da vurgulandığı üzere; zarar veren şahsın, Emekli Sandığının ödediği meblağın, kendisinin ödemek zorunda kalacağı tazminattan indirilmesini isteyemeyeceği şeklinde anlaşılması gerekmektedir.
Ayrıca, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun 129 uncu maddesininin ikinci fıkrasında, paylaşımın ne şekilde gerçekleşeceği öngörüldüğüne göre, birinci fıkranın incelenmesinde ise, anılan fıkrada; "Vazifeleri içinde veya dışında herhangi sebeple zarar görmüş veya tehlikeye düşmüş ve bundan dolayı adi malül durumuna girmiş iştirakçilerin veya bunlardan ölenlerin, dul ve yetimlerinin; sebep olanlar aleyhine açacakları davaları Sandık dahi kovuşturmaya ve bu davalara üçüncü şahıs olarak girmeye ve dul ve yetimler tarafından dava açılmamış ise bunu doğrudan doğruya açmaya yetkilidir." denildiğinden, Emekli Sandığının iştirakçisinin uğradığı zarar nedeniyle, iştirakçisi veya hak sahipleri adına dava açmaya kanundan dolayı yetkili olduğu açıktır.
Şu halde yukarıdaki açıklamalar ışığında, dava konusu alacağın rücuya tabi olup olmadığı araştırılarak; rücuya tabi olduğunun tespit edilmesi halinde sigortalı yakınlarınca dava açılmadığı da gözetilmek suretiyle 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre zarar kapsamı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yetersiz bilirkişi raporuna göre karar verilmesi doğru değildir. Eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirmeye dayalı usul ve yasaya aykırı kararın bozulması gerekmiştir.
2. Bozma nedenine göre taraf vekillerinin diğer temyiz itirazları şimdilik incelenmemiştir.
1. Değerlendirme bölümünün (1) numaralı bendinde açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan mahkeme kararının BOZULMASINA,
2. Değerlendirme bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan nedenlerle bozma nedenine göre taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine,
Dosyanın mahkemeye gönderilmesine,
18.12.2023 tarihinde Başkan ...'ın karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi.
(Karşı Oy)
Dava, 04.08.2007 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu ölen Emekli Sandığı iştirakçisi ...'in hak sahiplerine bağlanan aylık nedeniyle (peşin sermaye değerli gelir ödemeleri) oluşan kurum zararının zarar sorumlusu olarak davalı sürücüden tahsili istemine ilişkindir. İş Mahkemesinde açılan davada mahkemece verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin ilk hükmün taraf vekillerince temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 2016/18701 Esas, 2017/186 Karar sayılı 17.01.2017 tarihli ilamıyla; 5434 sayılı Kanun hükümlerince bağlanan davaya konu aylık nedeniyle kurum zararının rücuen tahsili talebi yine 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğundan, uyuşmazlığın çözümünde genel mahkemelerin görevli olduğu gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiş; görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği asliye hukuk mahkemesince; davanın rücuen alacak istemine değil 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesi gereğince destekten yoksun kalma tazminatı istemine yönelik olduğu, hukuki nitelendirmenin hâkime ait olduğu, destek zararına ilişkin olarak alınan 11.03.2020 tarihli raporun benimsendiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Bilindiği üzere olay tarihinde yürürlükte olan 17.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı mülga Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun (5434 sayılı Kanun) 129 uncu maddesi kanunda açıkça öngörülmüş bir halefiyet hâli olup Emekli Sandığı iştirakçisinin uğradığı zarar nedeniyle iştirakçiler veya bunların hak sahipleri zarar verenlere karşı dava açmamış ise Sandığa onların yerine tazminat davası açma yetkisi verilmiş, anılan maddenin ikinci fıkrasında tazminat alınması halinde bunun nasıl paylaşılacağı düzenlenmiştir. Diğer taraftan 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun'un 106 ncı maddesinin sekizinci fıkrası ile 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 39 uncu maddesi ile Kuruma, bağlanacak aylığın başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı için rücu hakkı tanınmış, rücu hakkının kullanılması ise üçüncü kişinin kasıtlı eylemi hâli ile sınırlandırılmıştır. 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun'un geçici 4 üncü maddesince ise 5434 sayılı Kanun'a ilişkin geçiş hükümleri düzenlenmiş olup böylece 5510 sayılı Kanun'un yürürlük tarihi öncesinde 5434 sayılı Kanun uyarınca aylık, tazminat, harp malullüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar hakkında 5434 sayılı Kanun'un uygulanacağı belirtilmiş olup 01.10.2008 sonrası ise üçüncü kişinin kastı nedeniyle malul veya vazife malulü olan sigortalıya veya ölümü halinde hak sahiplerine tahsis edilecek aylıklar artık 5510 sayılı Kanun uyarınca bağlanacak, Kurum tarafından açılacak rücu davalarında ise 5510 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesi uygulama alanı bulacaktır.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 06.03.1978 tarihli ve 1978/1 Esas, 1978/3 Karar sayılı kararı gereğince; haksız fiil sonucu ölen kişi, hayatı boyunca çalışmış ve maaşından düzenli olarak belirli bir miktar para kesilerek sandığa yatırılmıştır. Zarar verenin eylemi sonunda mirasçılarına ödenen aylıklar, ölenin çalışması ve maaşından düzenli olarak ödediği miktarın karşılığıdır. Bu nedenle Emekli Sandığı tarafından bağlanan aylıklar 5434 sayılı Kanun gereğince rücuya tabi değildir. Zarar verenin bu paradan yararlanması da söz konusu olamaz. Zarar veren, verdiği zararın tamamını, ölenin hak sahiplerince açılan davada ödemelidir.
Somut olayda; davacı kurumun ödemesine dayanak kazanın tarihi olan 04.08.2007 tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 5434 sayılı Kanun hükümleri gereği, öğretmen olan ölenin Emekli Sandığı iştirakçilerinden olması nedeniyle hak sahiplerine yapılan aylık ve peşin sermaye değeri ödemesi, ölenin hayattayken maaşından Emekli Sandığı tarafından kesinlen miktarların karşılığıdır.
Somut olayda dava, emekli sandığı iştirakçisinin trafik kazasında ölümü nedeniyle davacı kurum tarafından ölenin hak sahiplerine ödenen aylık ve peşin sermaye değerinin, zarardan sorumlu tutulan davalı sürücüden tahsiline ilişkin olup hak sahipleri adına açılan destekten yoksun kalma tazminatı talebine ilişkin değildir. 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesinde düzenlenen zarar ise iştirakçi veya bunlardan ölenlerin hak sahiplerinin uğradığı zararla ilgili olup kurumun yaptığı ödemeleri 3. Kişilere rücu edebilme imkânı bulunmamaktadır. Öte yandan dosya kapsamından; aracın trafik sigortacısının 08.11.2007 tarihinde 80.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatını hak sahiplerine ödediği, ceza dosyası kapsamından ise ölen ...'ın eşi 'in sanık/sürücü hakkındaki şikayetinden ve tazminat talebinden vazgeçtiğine yönelik 23.06.2009 tarihli beyanda bulunması nedeniyle ceza davasına katılma kararının hükümsüz sayıldığı da görülmektedir.
Davacı kurumun doğrudan doğruya destekten yoksun kalma nedeniyle tazminat davası açtığına ilişkin yargılama safahatında bir beyanı/talebi bulunmadığı gibi, iştirakçinin ölümü nedeniyle hak sahiplerine bağladığı aylıkların davalıdan tahsilini talep etmektedir. Öte yandan davacı kurum, temyiz ve temyize cevap dilekçelerinde "dava konusunun PSD yani gelir ödemesinden kaynaklı olarak meydana gelen kurum zararının tahsiline ilişkin olduğunu" da yine açıkça bildirmektedir.
Tüm bu nedenler karşısında; Emekli Sandığı tarafından ölenin hak sahiplerine bağlanan ve tazmini istenilen aylıkların 5434 sayılı Kanun hükümlerince bağlandığı ve anılan Kanun gereğince rücuya tabi olmadığı, davacı kurumun yaptığı ödemeler için davalıya rücu hakkı bulunmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Kararın açıklanan gerekçelerle bozulması kanaatinde olduğumdan; sayın çoğunluğun davaya konu alacağın rücuya tabi olup olmadığının araştırılması, rücuya tabi olduğunun tespit edilmesi halinde sigortalı yakınlarınca dava açılmadığı da gözetilerek 5434 sayılı Kanun'un 129 uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre zarar kapsamı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesine yönelik eksik incelemeyle karar verildiğine ilişkin bozma kararına gerekçesi yönünden katılmıyorum.