Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verilmiş olup hükmün davacılar vekili ve davalılar vekili taraflarından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Davacılar vekili, dava konusu yaklaşık 11575 m2'lik tapusuz taşınmazın davacılara murisleri ...’den miras kaldığını, bu taşınmazın henüz taksim edilmediğini, davalıların bu taşınmazı ekip dikmek suretiyle tecavüz ettiklerini, davalılarca zilyetliğe yapılan müdahalenin önlenmesini talep etmiştir.
Davalılar vekili; davalılardan ... ve ...’nun kullanımının hukuki dayanağının olduğunu, diğer davalı ...’ın ise dava konusu taşınmazda kullanımının bulunmadığı bu nedenle davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece; “talep, cevap, tanık beyanları ve mahallinde yapılan nihai keşif sonucu dosyaya ibraz edilen 28/10/2014 havale tarihli fenci bilirkişilerin raporu ve 14/01/2015 havale tarihli ek raporları ile 28/10/2014 havale tarihli ziraatçı bilirkişi raporu içeriğine göre davalılardan ...'ın husumet yokluğundan, davalı ... bakımından ispatlanamayan davanın reddine, davalı ... Hakkı Muslu hakkında açılan davanın ise bilirkişi raporuna ekli krokide kırmızı ile gösterilen alanı kullandığının anlaşıldığından davanın kabulü gerektiği” şeklindeki gerekçesiyle davalı ... yönünden açılan davanın kabulüne, davalı ... bakımından davanın husumetten reddine, davalı ... yönünden ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm; davacılar vekili ve davalılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

zilyet olunan taşınmaza vaki müdahalenin önlenmesi talebine ilişkindir.
Hemen belirtmek gerekir ki; T.C. Anayasası'nın 141/3 maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerekir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 388/1-3. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297/1-c. maddesi, bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır.
Bir mahkeme hükmünde, tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde hükümde gösterilmesi gereklidir. Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hakimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hakim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini (hukuk sebepleri) kendiliğinden (re’sen) araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar.
Hakim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de, bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları doyurmaz (Kuru, Baki/ Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder; Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı 6100 sayılı HMK’na göre Yeniden Yazılmış, 22 Baskı, Ankara 2011, s.472). Anayasa’nın 141. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gereklidir. Gerekçenin önemi Anayasal olarak hükme bağlanmakla gösterilmiş olup gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
Yasa'nın aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, infaz edilebilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.
Az yukarıda vurgulanan hususlar, Hukuk Genel Kurulu'nun 19.06.1991 gün ve Esas: 323, Karar: 391; 10.09.1991 gün ve Esas: 281, Karar: 415; 25.9.1991 gün Esas: 355, Karar: 440; 19.04.2006 gün ve Esas: 2006/4-142, Karar: 229; 05.12.2007 gün ve Esas: 2007/3-981, Karar: 936; 23.01.2008 gün ve Esas: 2008/14-29, Karar: 4; 19.03.2008 gün ve Esas: 2008/15-278, Karar: 254; 18.06.2008 gün ve Esas: 2008/3-462, Karar: 432; 21.10.2009 gün ve Esas: 2009/9-397, Karar: 453; 24.02.2010 gün ve Esas: 2010/1-86, Karar: 108; 28.04.2010 gün ve Esas: 2010/11-195, Karar: 238; 22.06.2011 gün ve Esas: 2011/11-344, Karar: 436 sayılı kararlarında da, benimsenmiştir. Nitekim, 07.06.1976 gün ve 3/4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nın gerekçesinde yer alan “Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir.” şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye, vurgu yapılmıştır.
Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa'nın 141/3. maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK.nın 297. (Mülga HUMK'nun 388.) maddesi, işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir. Yine HMK.nın 27. maddesinin (HUMK'nun 73.m) 2. bendi “c” bölümünde de hukuki dinlenilme hakkının “Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini” de içerdiği açıklanarak bu husus vurgulanmıştır.
Öte yandan, mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukuki ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi hukuksal değerlendirmeler de bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.
Somut olaya gelince mahkemece davalı ... yönünde mahkeme hakimini kabule götüren deliller karar yerinde tartışılıp değerlendirilmemiştir. Başka bir anlatımla adı geçen davalıya yönelik kabule ilişkin gerekçe bulunmaksızın sadece “talep, cevap, tanık beyanları, ve keşif sonucu dosyaya ibraz edilen raporlarda davacının kırmızı ile gösterilen yeri kullandığı anlaşıldığından” denilmek suretiyle kararın gerekçesi oluşturulmuştur. Yine hüküm kısmı “davalı ... yönünden davanın kabulüne” denilmek suretiyle kurulmuş olup hükmün infazına yarar kısım hüküm fıkrasında yer almamıştır. Bu haliyle hükmün infazı da kabil değildir.
O halde mahkemece yapılacak iş; taraflarca sunulan tüm deliller ile yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporundaki açıklamalar da değerlendirilerek az yukarıdaki ilkeler karşısında tüm delilleri birlikte değerlendirmek, sonucuna göre her bir taleple ilgili kabul ve ret sebeplerini içeren, tarafları doyurucu, hukuki denetimi mümkün ve özellikle Anayasa'nın 141/3. maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK'nın 297. (Mülga HUMK'nun 381,388 ve 389.) ve 27.maddeleri de gözetilerek gerekçelerini açıkça kaleme aldığı anlaşılabilir, denetlenebilir ve infazı mümkün nitelikte bir hüküm kurmak olmalıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK'nın Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, HUMK'nun 440/III-1,2,3 ve 4. bentleri gereğince ilama karşı karar düzeltme yolu kapalı bulunduğuna,
peşin harcın istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine, 12.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.